<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>Sinema Defteri</title>
	<atom:link href="http://www.sinemadefteri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sinemadefteri.com</link>
	<description>Şimdi Sinema Yazmalı!</description>
	<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 19:48:38 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Benny’den çok kamerası: Benny’nin Videosu</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2010/03/bennyden-cok-kamerasy-bennynin-videosu/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2010/03/bennyden-cok-kamerasy-bennynin-videosu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 19:45:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dilek Aydın</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<category><![CDATA[benny's video]]></category>

		<category><![CDATA[michael haneke]]></category>

		<category><![CDATA[yedinci kıta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1306</guid>
		<description><![CDATA[Bir domuz sürüklenerek çıkarılıyor. Tam alnının ortasına bir silah dayanıyor. Çok geçmeden ateş alıyor silah ve domuzu öldürüyor. Benny’nin kamerası kayıtta. Sonrasında Benny bu görüntüleri defalarca, ağırlaştırarak izliyor. Bir canlının titreyerek can vermesi Benny’nin ilgisini çekiyor. Sonra aynı görüntüleri video dükkanının önünde görüp evine götürdüğü bir kızla tekrar izliyor. Ölümün, ölüm anının nasıl bir şey olduğundan bahsediliyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/benny1.jpg"/></p>
<p>Bir domuz sürüklenerek çıkarılıyor. Tam alnının ortasına bir silah dayanıyor. Çok geçmeden ateş alıyor silah ve domuzu öldürüyor. Benny’nin kamerası kayıtta. Sonrasında Benny bu görüntüleri defalarca, ağırlaştırarak izliyor. Bir canlının titreyerek can vermesi Benny’nin ilgisini çekiyor. Sonra aynı görüntüleri video dükkanının önünde görüp evine götürdüğü bir kızla tekrar izliyor. Ölümün, ölüm anının nasıl bir şey olduğundan bahsediliyor.<span id="more-1306"></span> İkisinde de merak uyandıran bir şey bu; ölüm anı, bir ölünün nasıl göründüğü. Sonra o domuzu vuran silah çıkıyor ortaya. &#8220;Basamazsın, korkaksın” Korkak olmadığını arkadaşını öldürerek kanıtlıyor Benny. Çok sonra babası neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda ise “nasıl bir şey olduğunu görmek için herhalde” cevabını veriyor. Anne baba küçük parçalara ayırdıkları cesedi ortadan kaldırıyor, Benny’nin kamerası kayda devam ediyor. Benny ile annesi Mısır’a giderken baba ortalığı toparlıyor. Yaşam, her şey normalmiş gibi devam ediyor. Her şey yolunda, ta ki Benny polise gidip olan biteni itiraf edinceye kadar… Tam da çağımıza yakışır biçimde görüntüler kanıtlıyor gerçeği. Sözlere inanılmıyor artık çünkü, sözler kifayetsiz kalıyor. Ama dört bir yanımızdan bizi kuşatan iletişim ağı çılgınlığı yaptığımız yapmadığımız her şeyi kaydediyor. İşe yaradığını düşünüyoruz ama neden bu hale geldiğimizi sorgulamıyoruz.</p>
<p><b>Önemli bir haber var mı? Yok&#8230; </b></p>
<p>Oysa Benny’nin normal bir hayatı vardır öncesinde, dışarıda, dünyanın dört bir yanında olup bitenlerin günlük yaşantılarını pek de etkilemediği açık olan ebeveynleri. Benny’nin odasında neredeyse her daim açık olan televizyonda haber bülteni bin türlü çirkinliği anlatıp dururken, önemli bir haber olup olmadığını soran babaya annenin cevabı “yok” olur. Ne ırkçı holigan saldırısı, ne dünyanın bir ucundaki savaş ne de rafinerideki patlama onun için haber değeri taşımaz. Halihazırda ailesinin dertleriyle yeterince meşguldür. Zaten “haberlerde ne var” diye soran baba da laf olsun diye sormuştur muhtemelen. Böyle bir aileye doğan Benny aslında bir sürü yaşıtından şanslı (?) bile sayılabilir. Bu evin gördüğü son mekan olduğundan henüz habersiz arkadaşı bile evine geldiğinde, hayran kalır anne babanın Benny’ye aldıklarına. Oysa belki de Benny’nin ihtiyacı olanlar ya da sevgi sözcükleri böyle bir olay yaşandıktan sonra söylenmeye başlanır. Kahvaltılar bu noktadan sonra birlikte edilir. Geri döndürülemez bir facianın ardından tüm bunların ne işe yarayacağı tartışılır tabii. İşin aslı zaten durumun tek suçlusu Benny değildir şüphesiz. Ne O’nu bir çiftliğe götürüp, insan denen akıllı şeyin hizmetine sunulmuş binlerce canlıdan yalnızca biri olan bir domuzun nasıl da kolayca (!) öldürüldüğünü izleten baba, ne bunlara göz yuman, çocuğun içindekini görmekle pek de ilgilenmeyen anne, ne kan, cinayet, şiddeti gözümüze sokmaktan çekinmeyip, bundan kar sağlamaya çalışan medya ve türevleri, ne de yalnızca kendi yaşamının önemli olduğuna inanıp, bunu idame ettirdiği sürece gerisini önemsemeyip “kalan sağlar bizimdir” yaklaşımıyla yaşayan diğerleri sütten çıkmış ak kaşıktır. </p>
<p>Çünkü açıktır ve bilinir ki; çocuk her yaşta kendine birilerini özellikle de yakın çevresini rol model alır. Hatta asla büyü(ye)meyen bir sürü yetişkin için bile geçerlidir bu. Nitekim Bandura’nın yaptığı deneysel bir çalışmaya göre bir yetişkini, yapma bir modeli yumruklarken izleyen çocukların o davranışları örnek aldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla domuzu öldüren o silahın Benny’nin ve kamerasının önünde kullanılmasından çekinmeyen baba, aslında oğluna tetiği çekmenin ne kadar da kolay olduğunu göstermiştir farkında olmaksızın.</p>
<p><b>Güç sizde artık!</b></p>
<p><i>Ergenlikte bedenin bu hızlı değişimine, bedenin yetilerinin nerede ve nasıl kullanılacağına karar verecek olan zihinsel değişimler eşlik etmez; zihinsel gelişim bedensel gelişimle eş zamanlı değildir. Ergenliğin kriz olarak nitelendirilmesinde, birçok başka etken yanında bu dengesizliğin önemli payı vardır. </i></p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/benny2.jpg"/></p>
<p>Belki de yaptıranlar farkında olmasa da (ya da tamamen bu bilinçle yaklaşıyorlardır!), ergenin yukarıda bahsi geçtiği üzere bedeniyle aynı ölçüde gelişmeyen zihni ve dolayısıyla kendi içinde mücadeleye girişen benliğiyle bedenini kabullenme ve dünyanın geri kalanına da kabul ettirme adına kendini ispat etme çabası, aslında başka kişiler tarafından da, yine can almak adına kullanılabiliyor. Sonuç olarak çocuk artık büyüyüp, yetişkinler sınıfına atladığını düşünüyor hatta belki kendince kahraman oluyor, öyle olduğuna inanıyor, birileri de çıkıp (bizimki gibi bazı garip ülkelerde ve anlaşılmaz şekillerde!) işlediği cinayetten dolayı onu alkışlıyor, binlerce yaşıtı ona imreniyor, ama sonuç olarak bu işten karlı çıkanlar karanlık amaçlarını yapacak cesarete sahip olmayıp bir çocuğu maşa olarak kullanma utanmazlığını gösterenler oluyor. Ölen ne de olsa öldüğüyle kalıyor ki, bu da bizim yabancısı olmayıp çok yakından, derinden yaşadığımız bir durum.</p>
<p><i>Denizin uğultusunun fırtınayı önceden haber vermesi gibi, bu fırtınalı devrim de doğmakta olan tutkuların mırıltısıyla kendini belli eder: Sessiz bir mayalanma tehlikenin yaklaştığı uyarısını verir. Mizaçtaki değişiklik, tekrarlayan öfkelenmeler, sürekli bir zihin çalkantısı çocuğu neredeyse zaptı rapt altına alınamaz hale getirir. Kendisini uysallaştıran sese sağırlaşır: Coşmuş bir aslandır o, rehberini tanımaz, artık yönetilmek istemiyordur.</i>*</p>
<p>Ergenlikte çocuğun bedenini tanımaya başlaması, artık o bedenin hakiminin kendisi olduğunun farkına varması süreciyle, sonrasında o bedenle ne yapacağı sorunu, o bedeni diğerlerine gösterme, özellikle erkek çocuklarda gücünü ispat etme ihtiyacı tıpkı Benny gibi, tıpkı suça eğilimi olan diğerleri gibi felaketlerle sonuçlanabiliyor. Nihayetinde artık hayat değişiyor, bedeniniz engel olmadığınız, yer yer anlam veremediğiniz değişiklikler yaşıyor. Büyüklerin dünyasına hoş geliyorsunuz. Size öldürmeyi, size şiddeti, size bencilliği, size acımasızlığı öğreten dünyaya. O dünyada nasıl var olacağınızsa size kalmış. İster fark edilmek ya da merakınızı gidermek için bir başkasına zarar verin, ister odanıza kapanıp kendi cehenneminizi tek başınıza yaşayın. Er ya da geç büyüyor ve çocuk olduğunuz günleri çabucak unutuyorsunuz. O günler, vakit bulur da hatırlarsanız, yüzünüzde ufak bir gülümsemeyle aktarılıyor bugünkü yaşamınıza.</p>
<p>Tekrar Benny’ye dönecek olursak, aslında görünürde planlı bir cinayet değil onunki. Hatta ilk kurşunun ardından arkadaşını teskin etmeye çalışıyor. Ama çektiği acıyla ağlayan kıza iki kurşun daha sıkmak yine de çok zor olmuyor. Yine araştırmaların işaret ettiği üzere, şiddet eğilimi gösteren ergenlerin duygusal farkındalığı ve duygularını yönetebilme becerileri düşük. Benny de oyun gibi, belki bir çeşit iddiayla başlayan bu süreci kontrol etme yetisine sahip değil dolayısıyla. Belki korkudan, belki yalnızca o anda sinirleri bozulduğu için tek düşündüğü bağıran kızı susturmak oluyor. Sonrasında ortalığı temizlerken, başka bir arkadaşından gelen telefona cevap veriyor, akşam için plan yaparken aynada izliyor kendini ve eline bulaşan kanı çıplak bedenine sürüyor. O beden, o noktadan sonra dökülen kanla erilleşiyor.</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/benny3.jpg"/></p>
<p><b>Bennyler, Cemler ve aileleri…</b></p>
<p>Bir ailenin çocuğunu sevme ve koruma içgüdüleri bir başka ailenin çocuğunu öldürmesi söz konusu olduğunda dahi geçerli midir? “<i>Çocuk denilecek yaştaki kişilerin bu tür olaylara karışması, şiddetin yalnızca kendilerinin tekelindeki bir güç olduğunu düşünen yetişkinleri derinden sarsar.</i>” Öyle bile olsa, her şeye rağmen Benny’nin geleceği mi kurtarılmalıdır öncelikle, ya “öteki”nin geleceği? Oğulları bunu bir şekilde yapmıştır da, “öteki”ni yok etmek, böyle bir şey olmamış gibi davranmaya çalışmak aslında kimi kurtarır? Belki Benny için kızın hiçbir önemi yoktur, ona yaptığı şeyin de. Belki onca yalnızlık, onca görünmezlik sonrasında “ben buradayım” deme güdüsü itmiştir onu böyle bir şey yapmaya. Ama işlenen cinayetin anne babanın verdiği tepkiyle daha da çirkinleştiği kesindir. Garipoğlu ailesi Benny’nin Videosu’nu izlemiş midir bilinmez ama Benny’nin anne babasının olayı öğrenmesinden sonraki süreç Münevver’e yapılanları ister istemez hatırlatmaktadır. O halde ebeveyn olmak her ne yaparsa yapsın çocuğunu korumak mıdır? Ölen çocuk da çocuk, onun da ötesinde insan değil midir? Hataları örtbas edilen ergen ne kadar sağlıklı bir yetişkin olabilir? Bir çocuk hiç olmamış gibi yok edildikten sonra bile aileyi asıl endişelendiren kendi çocuklarının hayatı, onun geleceği ya da aslında kendi itibarları mı olmalıdır? Öyleyse bizim olmayan, sahiplenmediğimiz şeylerin kaybı bu durumda kayıp olmaktan çıkar mı? Bir şeylerin hislenmemizi sağlamaları için bizim olmaları mı gerekir? İşin daha da garibi, bu çirkin süreci bitirenin yine Benny olması belki de. Oysa aileye kalsa iş “temiz” biçimde halledilmiştir. Bundan sonra her şey güzel olacaktır, oğullarını sevdikleri akıllarına gelmiştir. Zaten para güçtür, ona sahip olan da güçlü.</p>
<p><b>Haneke’ye ne oluyor? </b></p>
<p>Yıllardır hemen her filmiyle tozpembe burjuva hayatları karartan Haneke, her ne kadar Funny Games’in Hollywood kaynaklarıyla yeniden çevriminin yarattığı hayal kırıklığının ardından geçtiğimiz günlerde The White Ribbon (Beyaz Kurdele) vesilesi ile elinde Altın Küre’si yine aynı camiaya teşekkürlerini sunarak artık filmlerinde söyledikleriyle çeliştiği şüphesi yaratsa da, böyle yaparken bildiği bir şeyler olduğuna inanmak istiyor insan.</p>
<p>* J.J. Rousseau, Emile ou de l’education</p>
<p>Kaynak</p>
<p>Prof. Dr. Levent Kayaalp<br />
“Ergenlikte Kimlik İfadesi Olarak Şiddet”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2010/03/bennyden-cok-kamerasy-bennynin-videosu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sürgün</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/12/surgun/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/12/surgun/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2009 10:46:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dilek Aydın</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<category><![CDATA[rus sineması]]></category>

		<category><![CDATA[sÃ¼rgÃ¼n]]></category>

		<category><![CDATA[tarkovski]]></category>

		<category><![CDATA[tarkovsky]]></category>

		<category><![CDATA[the banishment]]></category>

		<category><![CDATA[Zvyagintsev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1297</guid>
		<description><![CDATA[<b> “Öldürmek istiyorsan öldür, affetmek istiyorsan affet” </b>

“Hamileyim” der kadın… Ve ekler “Senden değil”… Sonrası uzun bir karar sürecidir adam için. Öyle yetişmiştir, etik değerleri bunu emreder; “maalesef onu öldürecektir”.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><b> “Öldürmek istiyorsan öldür, affetmek istiyorsan affet” </b></p>
<p>“Hamileyim” der kadın… Ve ekler “Senden değil”… Sonrası uzun bir karar sürecidir adam için. Öyle yetişmiştir, etik değerleri bunu emreder; “maalesef onu öldürecektir”. Ama bir engel vardır: çocukları. Sorunu karısını öldürmek değil, çocuklarını bir daha görememe ihtimalidir. Kadın sadakatsizliğiyle ölümü zaten hak etmiştir. Ağabeyi de onaylar; öldürmesi gerekiyorsa öldürecektir. İnsan hayatı dediğimiz şey bu kadar kolay alınasıdır onun için. Bağışlayıp yücelik gösterebilir ya da asıl hak ettiğini verip öldürebilir karısını. Vera da hazırdır zaten olacaklara. O bile kabul etmiştir bu oyunu oynarken “hak ettiğini almayı”. Oysa tersi durumda muhtemelen kendisi kocasının ölmesi gerektiğini düşünmeyecektir. Çocuğu ve diğer kadını kabullenme ihtimali bile vardır. Erkek güçtür, kadın nedir?</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/surgun1.jpg" /></p>
<p><span id="more-1297"></span></p>
<p>“Kıskançlık sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur”*. Ama ipin ucunun kaçırılması da an meselesidir. Sürgün’deki örnekte uç öyle kaçar ki, Alex’i geri dönülmez bir yola sokar. Hem o farkında olmasa da boşu boşuna. Belki biraz dinleyebilse ya da anlatabilse ne Vera siyah beyaz hayatını böyle sonlandıracak ne de o elinde kalan suçluluk duygusuyla hayatına devam edecektir. İş bir noktaya vardıktan sonra bile böyle büyüyen adam için kadını dinlemek söz konusu bile olmaz. Zaten Vera’nın anlatacak neyi vardır ki, anlatılacaklar onu sinirlendirmekten, kadını kırmaktan, &#8220;incitmekten&#8221; başka işe yaramayacaktır&#8230; mıdır? Sürgün belki de gidilen, gönderilen yer değil, gidilemeyen, hapsolunan yerdedir. Oradan çıkılabilse, içeridekiler dışa vurulabilse her gün ölünmeyecek, yaşam başlayacaktır. Ama bazen hatta çoğu zaman kolay olmaz içindeki sürgünden kaçabilmek. Ya da kendini açabilmek. Bir başkasının açılmasını sağlamak. Alex o kadar uzaktır ki hayata, içine doğduğu ev, köy, eski arkadaşları, tanıdıkları bile konuşturamaz, heyecanlandırmaz onu. Öyle soyutlanmıştır ki karakter, izleyicinin empati kurması neredeyse olanaksızlaşır. Alex&#8217;e dair düşünceler iki çizgi arasında gidip gelir, ne o, ne öbürü olarak bir yere oturmaz Alex izleyicinin kafasında. Öyle soğuk, öyle uzaktır. Kısmen yönetmen Zvyagintsev’in 2003 yapımı filmi The Return’deki babayı anımsatır hatta. Tek farkı ondan biraz daha yumuşak bir karakter olmasıdır. Yoksa kelimeler sınırlı, cümleler kesik kesiktir. Neden yoktur, sonuç vardır. Ve belki de en büyük sorun budur.</p>
<p><b> “Yabancılaştık” </b></p>
<p>Kilit kelime de budur aslında, “yabancılaştık”. Hep böyle miydik? Böyle mi kalacağız? Karşısında kendisini anlamaya pek de niyeti olmayan, çoktan yargılamış, hüküm vermiş biri olunca Vera&#8217;nın bu sözleri havada kalır, anlamını yitirir. Kendisini sona götüreceğini bildiği halde belki de bunun da anlaşılacağına, dinleneceğine artık inancını kaybettiğinden gerçekte yaşadıklarını, hissettiklerini anlatmaya çalışmaz. Ya da konuşma çabaları geleneğe yenik erkek tarafından başlamadan bitirildiği için sonu beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa zaten, artık bir ezberin her gün tekrarlanmasını kaldıramadığından önceden kendisi de denemiştir ölmeyi. O gece kurtarıcısı olan Robert daha sonra bir iletişim eksikliğine daha kurban giderek aşığı diye bilinecektir kocası tarafından. Küçük oğlu bir gün eve geldiğinde Robert’i annesinin yanında, babasının yatağında görünce ilkel yargısını kullanmış, kötü şeyler düşünmüştür: “O adamdan hoşlanmıyorum”. Onun kolektif bilinçaltı da bunu söylemektedir. O evin kadını, babanın arzu nesnesi, kendisinin tüm diğer kadınlarda arayacağı anne bir başkasından gelebilecek tehdit altındadır veya gelmiş olabilecek ihlali yaşamıştır. Kendi evinde değil, onların evinde, ağlayan annenin yanında, babanın olması gereken yerdedir Robert. Babanın, annenin gözyaşlarını görmeye ne kadar uzak olduğu onun farkına varabileceği bir şey değildir an itibarı ile. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Sonuç olarak o ana kadar muğlak olan hedef kişiyi oğlunun bu küçük yardımıyla (!) kimliğe bürüyen Alex, Robert’ten olduğuna inandığı bebeği yok etmeye çalışırken Vera’nın ölümüne neden olur. Belki karısını sevmektedir ama sebep olduğu ölümünün ardından bile hislerini sevileni kaybetme acısı üzerine değil, suçluluk duygusu üzerine kurar. Her ne kadar daha sonra dolaylı yoldan sebep olduğu ağabeyinin ölümüne tepkisi de çok farklı olmasa da Alex’i, Vera bakımından böyle düşündüren aslında yüzyıllardır kodlanan benliğidir. Öte yanda ise zayıf düşmüş bireyselliğiyle savaşmaktadır. Vera’yı sever sevmesine ama bir kez olsun söylemez, söylemenin ne yeri, ne zamanıdır. Belki de o bunu hiç düşünmemiştir ama izleyici böyle olduğuna inanmak ister. O ise yapması gerekeni yapmaya koşullanmıştır, harekete geçme sürecinde yaşadığı ikilemse ona yalnızca zaman kaybettirir. Her şeye rağmen karısını öldürmeyi göze alamasa da bir başka soyun kadının vücudunda filizlenmesini kabullenemez. Karar verilmiştir; kadın yaşayacak ama içindeki “öteki” adam ölecektir, kendisine ait olan bir şeye dokunan, bununla da kalmayıp neslini onun kadınında sürdürmeye yeltenen adam. Onun alanına girilmiş, kadın bedeninin sınırları ihlal edilmiştir. Bırakılan mayın temizlenmelidir. Ancak böylelikle eskisi gibi olup, sıfırdan başlamaları mümkündür. Vera içinse değişmez rutin sürdürülecek, o yine yüzyıllarca öncüllerinin yaptığı, halihazırda milyonlarca hemcinsinin yapmaya devam ettiği gibi sessizce verir kararını. Avazı çıktığı kadar bağırsa bile duymasını istediği duymayacaktır sesini ne de olsa. Anlatmaya kalkmaz, anlamasını istediği kapılarını çoktan kapatmıştır ona. Hem açılmayacağı da çok açıktır. Ve sessizce gider.</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/surgun3.jpg" /></p>
<p><b> “bir aile faciasını sessizce takdimimdir” </b></p>
<p>Zvyagintsev’in kahramanları bağırmaz, kavga gürültü koparmaz. Zvyagintsev’in filmi ağır ağır, acele etmeksizin yol alır sona. Koşturmaz derdini anlatmak için. Büyük harflerle konuşmadan da kavga edilebileceği, kavga edilmeden de yolların ayrılabileceği, felaketin bağırmadan da geliyorum diyebileceği dersini verir usulca. İçerde fırtınalar koparken dışarıda günlük hayat devam eder. Mutlu çekirdek aile biraz tutuk da olsa mutlu numarası yapmayı sürdürür. Belki de herkes o kadar kör, onlar kadar uzaktır birbirine. Dolayısıyla Alex ile Vera arasındaki uzaklık hiç fark edilmez, olması gerekir ya, arkadaşlar üçüncü çocuğu bile sorabilir hatta. Akşam yemekleri planlanır, çocuk seslerinin doldurduğu kırlarda keyifli yemekler yenir-miş gibi yapılır. Herşey iki kişinin etrafına örülü görünmez duvarın içinde olup biter. Yalan da, anlaşılmama, uzaklaşma da, ölüm de, acı da çevreden bağımsız, rutinden kopmaksızın kendi içinde yaşanır. Yaşadıklarıyla ağırlaşan ruhlar uçsuz bucaksız yeşilin içinde kaybolurken ağır kurgu izleyiciyi onların yaşadığı gerginliğin içine alıp sarmalar.</p>
<p><i> “İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlik etme yeteneğim olsa, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar kuvvetli imanım olsa ama sevgim olmasa bir hiçim. Varımı yoğumu fukaraya dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmasa bana bir faydası dokunmaz. Sevgi sabırlıdır, şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, böbürlenmez. Kaba davranmaz, kendi çıkarını gözetmez, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez, gerçek karşısında sevinir. Hep kollar, hep inanır, hep umut eder, hep dayanır.” </i></p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/surgun2.jpg" /></p>
<p>Çocukları bu sözlerle uykuya dalarken sevgi aynı dakikalarda öldürmektedir. Suçlu ya da suçsuz hüküm verilmiştir. Belki kazayla gelir ölüm ama en başta niyet edilen de budur aslında. Sonraki pişmanlık gideni geri getirmeyecek, zamanı tersine döndüremeyecektir. Öyleyse sevgi yoktur, yine ol-a-mamış, yine yenilmiştir. Kişinin kendine olan alt edilemez sevgisi ötekini öldürmeyi göze almıştır bir kez daha. Sevgi yine tozlu yapraklar arasında sıkışıp kalmış, masalların, hikayelerin, özlü sözlerin dışına taşmayı başaramamıştır.</p>
<p><b> “yıkmak düzeltmekten, yalan söylemek ispatlamaktan daha kolaydır”</b></p>
<p>Kadına pek de güler yüzlü yaklaşmayan bir başka erkeğin, Schopenhauer’ın ağzından dökülen bu tümce aslında Andrei Zvyagintsev’in 2007 yapımı filmi Sürgün’de olan biteni de özetliyor. Alex katı duvarlarıyla farkında olmadan yıktığı ailesini toparlamaya çalışmak bir yana sebep olduğu yıkımı son ana kadar fark etmiyor. Vera ise çoktan vazgeçtiği hayatını kurtarmak için çocuğun aslında kocasından olduğu gerçeğini söyleme gereği bile duymuyor. Bir yalan söylüyor ve “bedelini” ödüyor.</p>
<p>*Descartes</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/12/surgun/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Metin Erksan: muhalif, müstakil ve muzdarip…</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/metin-erksan-muhalif-mustakil-ve-muzdarip/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/metin-erksan-muhalif-mustakil-ve-muzdarip/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 14:56:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Soner Sezer</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<category><![CDATA[kadın hamlet]]></category>

		<category><![CDATA[metin erksan]]></category>

		<category><![CDATA[sevmek zamanı]]></category>

		<category><![CDATA[susuz yaz]]></category>

		<category><![CDATA[tÃ¼rk filmi]]></category>

		<category><![CDATA[yılanların öcü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1283</guid>
		<description><![CDATA[“Metin Erksan her dönemde yeniden keşfedilen, sinemasal özellikleriyle en çok tartışma yaratan, anlaşılsa da anlaşılmasa da hırçın kişiliğiyle en çok eleştiri alan ilginç ve konuşkan yönetmendir”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/erksan1.jpg" style="float:left;margin-right:10px;margin-top:5px;"/><i>“Metin Erksan her dönemde yeniden keşfedilen, sinemasal özellikleriyle en çok tartışma yaratan, anlaşılsa da anlaşılmasa da hırçın kişiliğiyle en çok eleştiri alan ilginç ve konuşkan yönetmendir”</i><br />
Âlim Şerif Onaran, Sinemaya Giriş, Film Kitabevi, 1999</p>
<p>Büyük sinemacımız  Metin Erksan&#8217;ın Susuz Yaz filmi, 45. yılı nedeniyle ve Fatih Akın&#8217;ın önerisiyle, geçen yılki Cannes Film Festivali&#8217;nde gösterilmişti. Hem bu girişim hem de 2007 yılında D Home Video tarafından DVD’leri tekrar basılan Sevmek Zamanı, Kadın Hamlet gibi filmler Metin Erksan’ı gündeme tekrar taşıdı. Aslına bakarsanız, yönetmenin Türkiye’de, örneğin Fransa’daki sinema camiasında bile konuşulduğundan daha az üzerinde durulması oldukça dikkat çekici. Hatta bu yıl 80. Yaşını kutlayan Usta neden İstanbul Film Festivali’nde, hele de Türkiye’de izleme imkânını pek bulamadığımız Susuz Yaz’ın (yenilenmiş kopyası ile) anılmadı, bu sorunun üzerinde durulmalı. Peki, kimdir bu yanı başımızda ama uzağımızdaki usta? Gelin, dikkat çeken filmleri ile ‘bir büyük sinemacı’nın hikâyesine göz atalım.</p>
<p><b>Mülkiyet Üçlemesi ve Erksan Sineması’na Giriş </b><br />
Henüz 23 yaşındayken daha önce hiç asistanlık yapmamış bir genç olarak ilk filmini çeker Metin Erksan. <span id="more-1283"></span> 1952 yılında çektiği Âşık Veysel’in Hayatı ya da sansürün yasakladığı adıyla, Karanlık Dünya, ilk film olmasından kaynaklanan acemiliklere, sansürden kaynaklanan bozukluklara rağmen, o güne dek Türk Sineması’nın köye yaklaşımından çok farklı ve gerçekçi yaklaşımıyla dikkatleri çekmiştir. 1958’de çektiği Dokuz Dağın Efesi ile artık sineması olgunlaşan Erksan, sonraki yıl senaryosunu Atilla İlhan ve Atıf Yılmaz ile birlikte yazdıkları, o günlerin tutulan ‘erkeksi kadın tiplemesi’ üzerine Şoför Nebahat filmini çeker. Çok tutulan bu film, o yıllarda değişik yönetmenlerin çektiği bir Şoför Nebahat dizisi oluşmasına sebep olur. Bu da, Erksan’ın ilginç özelliklerinden biridir: Sevmek Zamanı, Acı Hayat, Ayrılsak da Beraberiz, Susuz Yaz gibi filmleri ya defalarca yeniden çevrilir ya da başka şekillerde birçok eserde yeniden kullanılır. Hatta ustanın Sevmek Zamanı filmi, şarkıcı Kıraç’ın Yıkık adlı klipine bile esin kaynağı olmuştur!<br />
Yönetmen olarak, edebiyat uyarlamalarına yönelerek kırsal kesim insanlarını işlediği filmleriyle başarı kazanır. Ancak, filmlerindeki estetik çerçeveleme ve görüntüler, özellikle siyah-beyaz filmlerindeki gölge-ışık kullanımları, cesur kamera hareketleri Metin Erksan filmlerini ilk bakışta diğerlerinden ayıran özelliklerdendir. </p>
<p>Mülkiyet temalı üç film, yönetmenin filmografisinde önemli yere sahiptir. Toprak üzerindeki mülkiyeti konu alan 1962 yapımı Yılanların Öcü, üçlemenin ilk filmidir. O yıllarda kitabı ve tiyatro oyunu büyük yankı uyandıran, Fakir Baykurt’un aynı adlı eserini filme çekmek cesaret ister, nitekim filme sansür gelir. Film çekmenin yanı sıra sansürle nasıl baş edileceğini de öğrenen deneyimli yönetmen, bir yolunu bulup filmi Çankaya’da Cemal Gürsel’e izletip beğeni ve onayını alınca, filmi sansürlemeye çalışan kurul ne yapacağını şaşırır. Erksan, bu kez de Gürsel’in öğüdüne maruz kalır: “Yahu filmin içindeki bütün adamların ense kulakları yerinde, hâlbuki bizim köylümüz çelimsizdir, zayıftır. Bundan sonraki filmlerinde buna dikkat et&#8230;!”. 1964 yılında üçlemenin ikinci filmi Susuz Yaz gelir. Bu kez konu su mülkiyetidir. “Susuz Yaz her bakımdan Türk Sineması tarihi açısından bir kilometre taşıdır. Bir yanı itibariyle öğretici bir filmdir. (Filmin Habil/Kabil hikâyesine de bir gönderme olması bakımından) Ulusalla evrenselin ne ölçüde iç içe geçebileceğinin en önemli göstergesidir. Ayrıca Türk Sineması’nın sanatsal anlamda dünya ölçeğinde girişim yapma cesaretinin öncüsü olmuştur” der Kurtuluş Kayalı. Hülya Koçyiğit’in ilk filmi olan Susuz Yaz, sinemamızda ilk uluslar arası ödülün de (64’ Altın Ayı) sahibidir. Erksan, Berlin’den dünyaya Türk Sineması’nın varlığını duyurmuştur bu filmiyle. Sansür Kurulu bu filmi de ihmal etmeyip, tarlalardaki başakların cılızlığını bahane etmiş ve ölen kocasının erkek kardeşiyle evlenen kadının Türkleri kötülediğini iddia etmiştir.</p>
<p style="text-align:center">
<img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/erksan3.jpg" /></p>
<p>Üçlemenin son filmine geçmeden önce bir parantez açarak Türk Sinema Tarihi’nin en iyi filmlerinden birisi olarak görülebilecek Sevmek Zamanı’na değinmek yerinde olur. Doğu’ya özgü ‘surete âşık olma’ temasını, son derece incelikli ve şiirsel bir dille işleyen Metin Erksan, yarattığı görsel dünya ve temel olanın insan olduğu düşüncesi ile 1965 yılında çektiği bu filmde evrensel bir başyapıta imza atmıştır. Film üzerine düşüncelerini şu şekilde ifade eder: “Sevmek Zamanı, büyük toplumsal sorunları çözme, bir eyleme önder olma, Türk Sineması’na yeni bir şeyler getirme, uluslar arası film yarışmaları için yapılma gibi tutarsız ve boş savlardan uzaktır. Sevmek Zamanı yalnızca insanın dramını anlatır”. (Metin Erksan, “Sevmek Zamanı neyi anlatır veya sinema üzerinde düşünme”, Görüntü Dergisi, 1966).</p>
<p>1968 yılında çektiği  Kuyu ile insan/kadın üzerindeki mülkiyete değinen Erksan bu filmle ‘mülkiyet üçlemesi’ni tamamlar. Kadının, erkek ve toplum önündeki çaresizliğini, tüm direnmesine karşın istediği biçimde yaşayamamasını anlatır film. Müthiş (!) sonu ile de unutulmazlar arasına girer.</p>
<p>Filmlerine bu şekilde kısaca değindiğimiz Metin Erksan’ın sinemacı/sanatçı kişiliğine baktığımızda da üç sıfat öne çıkar: muhalif, müstakil ve muzdarip.<br />
 <br />
<b>Bir auteur olarak Erksan</b><br />
Sinema onun için ‘bilinçli’  bir tercihtir. O dönemde Türkiye’de sinema bölümü bulunmadığından en yakın bölüm olarak gördüğü sanat tarihi eğitimi alan Erksan, 19 yaşından başlayarak eleştiri yazıları ve sinema üzerine makaleler kaleme almıştır. Ona göre, “Bir sinemacı hem düşünür, hem yazar, hem de rejisör olmak zorundadır”. Sinemaya bakışı da son derece kapsamlı ve entelektüeldir. “Sinema sanatı anlam ve kavram olarak şöyle tanımlanabilir: İnsanı öğrenmek, düşünmek, bilmek, anlamak, tanımlamak, çözümlemek, yermek, övmek; insanı içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal, ruhsal vb. ortamların, çıkmazların, çelişkilerin, karşıtlıkların bilincine vardırmak. İnsanı tüm gereksinimleri, içgüdüleri ve düşünceleri içinde incelemek, araştırmak, tanımlamak, algılamak, düşündürmek, konuşturmak” der Metin Erksan. Sanat hakkındaki görüşünü de açıkça ortaya koyar: “Sanat insan içindir, toplum için ya da sanat için değil!”.</p>
<p style="text-align:center">
<img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/erksan4.jpg" /></p>
<p>“Benim totem ve tabum düşünce özgürlüğümdür” diyerek ortaya koyduğu muhalif tavrından hiçbir zaman vazgeçmez. Zaman zaman yanlış anlaşılsa da sinema üzerine söyledikleri olay olur, sansürle de başı epeyce derde giren Erksan boyun eğmez, gerektiğinde Sevmek Zamanı, Susuz Yaz gibi filmlerine yapımcı bulamaz, kendi parasıyla çeker. Sevmek Zamanı hiçbir zaman sinema salonlarında gösterim şansı bulamaz! Hâkim anlayışa karşı çıkıp ‘kendi için film çektiğinden’ çoğunlukla göz ardı edilir, sinemasına hak ettiği önem bir türlü verilmez. Türk Sineması’ndaki ilk Toplumsal Gerçekçi filmi (1960, Gecelerin Ötesi) o çeker. “Her mahallede bir milyoner” anlayışını topa tutan yönetmen aynı mahalledeki ‘kayıp gençlik’e çevirir bu filmde kamerasını. Bugün bu film üzerine ne bir değerlendirme yapılır, ne de neden ilk toplumsal gerçekçi film olduğu üzerinde yeterince durulur. Kurtuluş Kayalı’nın ‘Bir yalnız adam’ olarak nitelediği Metin Erksan’ın en ilginç ve yaratıcı sinemacılardan birisi olduğuna inanan Hasan Bülent Kahraman şu tespitte bulunur: “Erksan, dışarıda yaşayan bir sinemacı olsaydı yapıtları hakkında, hele sundukları müthiş sosyal ve psikanalitik zenginlikten dolayı kim bilir ne yazılar ne kitaplar yazılırdı. Oysa şimdi birkaç tanesi hariç filmlerine bile ulaşamıyoruz izlemek için…”. Bu saydıklarımızın çoğu –başka etmenler olsa da- Erksan’ın muhalif kişiliği ile alakalıdır. </p>
<p><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/erksan2.jpg" style="float:left;margin-right:10px;margin-top:5px;"/>Metin Erksan kendini ‘müstakil’  bir sinemacı olarak tanımlar. Yılar önce “Ben kendim için film çekerim” dediğinde belirli bir geleneğe/akıma bağlı  olmadığını anlatmak istemiştir. Kendisi gibi, Metin Erksan&#8217;ın filmlerinde yarattığı karakterleri de kendine özgüdür. Yönetmen, Türk sinemasının geleneksel iyi-kötü karakterler ayrımını bulanıklaştıran filmler çevirerek Türk sinemasının geliştirdiği ve uyguladığı şablonları kırmıştır. Filmlerinde tanınmamış oyunculara yer vererek Yeşilçam’daki ‘star sistemi’ni yıkan da odur. 2004’te Kültür ve Turizm Bakanlığı&#8217;nın Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü Cumhurbaşkanı&#8217;nın elinden alırken yaptığı konuşma, müstakil Metin Erksan’ı yansıtır: “Hayatım boyunca kendi kurduğum Sinema İşçileri Sendikası ve Sinema Yönetmenleri Derneği dışında hiçbir örgüte, derneğe üye olmadım. Hiçbir ideoloji, hiçbir -izm yanlısı, yandaşı, savunucusu da olmadım”. </p>
<p>Son filmi Sensiz Yaşayamam’ı 1977 yılında çeken bir yönetmenin üzerinde hala duruluyor, filmleri büyük bir merak ve ilgiyle izlenebiliyorsa Metin Erksan büyük bir sinemacıdır. Bu büyük sinemacı – gerçekte olduğu gibi- sinemamızda da hala yaşıyor, değerini bilenler için elbette.<br />
 </p>
<p style="text-align:center">
<img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/erksan5.jpg" /></p>
<p><b>Sonsöz</b><br />
“Şimdi yeni bir kuşak yetişiyor ve onların Metin Erksan sinemasına tutkun olduğunu biliyorum. Yakın bir dönemde filmlerinin yeniden ve çok yoğun bir biçimde izleneceğini, yeniden değerlendirileceğini söylemek kehanet değil. Bence siz hiç vakit kaybetmeden hemen başlayın bu çok ilginç sinemacının filmlerinden bulabildiklerinizi izlemeye…” - Hasan Bülent Kahraman.<br />
 <br />
<b>Yararlanılan Kaynaklar:</b><br />
1) Şükran Esen, &#8220;Türk Sinemasının Kilometre Taşları&#8221;. İstanbul Naos Yayınları. 2002, Sayfa 66–79.<br />
2) Kurtuluş Kayalı,  “Metin Erksan Sineması’nı Okumayı Denemek”. Ankara Sinema Derneği/DOST Kitabevi, Eylül 2004.<br />
3) Birsen Altıner, “Metin Erksan Sineması”, İstanbul Pan Yayıncılık, 2005.<br />
4) Hasan Bülent Kahraman, “Susuz Yaz ve Metin Erksan”, Sabah Gazetesi, 24 Mayıs 2008.<br />
5) Reyhan Yıldız, “Metin Erksan neden öldürüldü?”. 19 Ocak 2007 http://www.tiyatro.net/makale/232/metin_erksan_neden_olduruldu.html<br />
6) Eyüp Halit Türkyazıcı, Portre / Metin Erksan / Kültür - Sanat / Milliyet Blog, 3 Nisan 2008 http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=101866</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/metin-erksan-muhalif-mustakil-ve-muzdarip/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ORADA 25 Aralık&#8217;ta vizyona giriyor</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/orada-25-aralykta-vizyona-giriyor/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/orada-25-aralykta-vizyona-giriyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 11:57:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SD Haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Haber]]></category>

		<category><![CDATA[bahtiyar engin]]></category>

		<category><![CDATA[dolunay soysert]]></category>

		<category><![CDATA[erol günaydın]]></category>

		<category><![CDATA[füsun erbulak]]></category>

		<category><![CDATA[hakkı kurtuluş]]></category>

		<category><![CDATA[ingmar bergman]]></category>

		<category><![CDATA[melik saraçoğlu]]></category>

		<category><![CDATA[orada]]></category>

		<category><![CDATA[sinan tuzcu]]></category>

		<category><![CDATA[türk sineması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1276</guid>
		<description><![CDATA[Sitemiz yazarlarından Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu&#8217;nun yazıp yönettiği, başrollerinde Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu ve Erol Günaydın&#8216;ın yer aldığı ORADA 25 Aralık&#8217;ta vizyona giriyor.

Bugüne dek Ghent, Montpellier, Yeni Delhi Cinefan ve Amiens gibi önemli uluslararası film festivallerinde izleyiciyle buluşan film, önümüzdeki aylarda da Bratislava, Kerala ve Annonay gibi festivallerde yarışacak.

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sitemiz yazarlarından Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu&#8217;nun yazıp yönettiği, başrollerinde <strong>Dolunay Soysert</strong>, <strong>Sinan Tuzcu</strong> ve E<strong>rol Günaydın</strong>&#8216;ın yer aldığı ORADA 25 Aralık&#8217;ta vizyona giriyor.</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/dolunaysoysert1.jpg" alt="dolunaysoysert1" title="dolunaysoysert1"/></p>
<p>Bugüne dek Ghent, Montpellier, Yeni Delhi Cinefan ve Amiens gibi önemli uluslararası film festivallerinde izleyiciyle buluşan film, önümüzdeki aylarda da Bratislava, Kerala ve Annonay gibi festivallerde yarışacak.</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/orada-haber.jpg" alt="" title=""/></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/orada-25-aralykta-vizyona-giriyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zeynep, Dilber, Ali üzerine: Saplantı</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/zeynep-dilber-ali-uzerine-saplanty/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/zeynep-dilber-ali-uzerine-saplanty/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 21:33:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dilek Aydın</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<category><![CDATA[ali'nin sekiz gÃ¼nÃ¼]]></category>

		<category><![CDATA[cemal şan]]></category>

		<category><![CDATA[dilber'in sekiz gÃ¼nÃ¼]]></category>

		<category><![CDATA[zeynep'in sekiz gÃ¼nÃ¼]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1264</guid>
		<description><![CDATA[<i>Önce</i>

“İyi” günlerimde kazandığım üç beş kuruşu “güleryüzlü” dostlarla harcayıp tüketmemden hemen sonraya rastlar bu fakir semtle ve “O”nunla tanışıklığım. Bu mahalle hem boş olan cüzdanımdan daha fazla çalmayacak...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><i>Önce</i></p>
<p>“İyi” günlerimde kazandığım üç beş kuruşu “güleryüzlü” dostlarla harcayıp tüketmemden hemen sonraya rastlar bu fakir semtle ve “O”nunla tanışıklığım. Bu mahalle hem boş olan cüzdanımdan daha fazla çalmayacak hem de cüzdanımla eşzamanlı boşalan ruhumu yeni hayatlarla dolduracaktı belki, kimbilir, en azından böyle umut ediyordum. Ve bana bağlıydı, kafamı çıkarıp dışarı bakmam görmemi sağlayacaktı ve burada beton blokların arasında saklı mutsuzluktan çok daha fazla görülecek şey vardı muhtemelen ki, bu da benim umudumdu. Alışmam kolay olmadı, ne de olsa küçük burjuva bir ailenin şımartılmış en küçük oğluydum. Bizim evimizde de mutsuzluk saklıydı hep. Annem babamın başka kadınlara gidişini kendi yastığına anlatırdı sessizce. Babamsa asla sevmediği, denese de sevmeyi başaramadığı bir kadından olma sevimsiz çocuklarını okşamanın kendisi için ne kadar zor olduğunu parasıyla satın aldığı o kadınlara anlatırdı asla dinlenmediğini bildiği halde.<span id="more-1264"></span> Ağabeylerim… Onlar gerçekten hiç düşündüler mi mutsuz olduklarını, bundan emin değilim, asla olamayacağım. Aşksız bir birleşmenin zavallı meyveleri kendilerine sunulanla yetinmeye, ondan sahte gülücükler çıkarmaya çalışıyorlardı. İkisi de babamın istemsizce saçlarımıza dokunan sert ellerinin şefkat dolu okşamalar değil, hayatın kendisini götürdüğü yerle barışma çabası olduğunu asla fark etmediler. En azından bu, aramızda hiç paylaşılmadı ve böylelikle, tarafımdan bu şekilde algılandı. Sonuç itibarıyla onların da artık duvarlarına her bireyinin acılarını tek tek haykırdığı sessiz tuğlaların içine kurulmuş üç beş kişilik aile “kurum”ları vardı. Ve hep gülümserlerdi, hep yeni atılımlarından, planlarından bahsederlerdi. Çocukların okuldaki başarılarına armağan edilen yaz tatilleri, sömestr tatilleri ve o tatillerden kalma mutlu anılardan ibaretti anlatılanlar. “Evimiz” derken bile içimi burkan o evdeki kederi fark edip de ayrılışımdan sonra sadece bayramlarda dinler olmuştum bu başarı, mutluluk hikayelerini. İşin aslı her ne kadar yeni yeni fark ediyor olsam da beni besleyen, şimdi birkaç dergide yazılarımın yayınlanmasına sebep olan yegane şey de o evdir. Hepsine ayrı ayrı hikayeler uydurdum ve sanki gerçek hayatta esin kaynağım yokmuş gibi başkalarına sattım geçmişimi. Herkes hüzünlü hikayelerimin yalnızlığımdan beslendiğini sanıyordu, oysa tam tersi hüzünlerimdi yalnızlığımın nedeni. Ama geçmişten gelip içime yerleşen o hüzünleri yazarken yenilerini biriktirmeyi unutmuş, ailemden miras kalan mutsuzluğu akıllıca değerlendirip “yazarak” kazandığım paraları tamamen akılsızca tüketmiş, içi bomboş bir yazar eskisi olarak yeni bir hayata başlamak zorunda kalmıştım… kaldım… Şimdi eski hayatımın eşyasını sermaye yaptığım bu yeni hayatımı nasıl yeniden dolduracağımı düşünüyorum. Üstelik bu kadar yalnız, bu kadar kimsesizken. Beni acıtacak hiçbir şey yok hayatta. Adettendir, mutsuz insanların hikayeleri olur ama ben mutsuz bile değilim. O yüzden bir vampir ruhu taşıyorum, başkalarından emdiğim hayatla, onların acılarıyla varolmaya çalışıyorum. Bu yüzdendir masamın pencere kenarında olması. Bu yüzdendir mutluluğunu da mutsuzluğunu da hakkıyla, utanmadan, korunmadan göstere göstere yaşayan bu mahalleye taşınışım. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/sekiz1.jpg"/></p>
<p>***</p>
<p>Şimdi biriktiriyorum gördüklerimi. Haftada bir merdivenleri silmeye gelen kapıcı kadını mesela. Öyle muhtaç ki anlatmaya, hiç de öyle yetiştirilmediği halde yabancı bir adama bir kova su dolumundan ibaret boşluk anında bir bir döküyor içindekileri. İçini yiyip bitiren hastalığı kendisini ölüme götüren kocasının gün be gün durumunu, arada bir kendisiyle birlikte apartmana gelen ifadesiz kızını, var gücüyle okutmaya çalıştığı, umudunu bağladığı büyük oğlunu, okulundan, arkadaşlarından koparıp hasta babasının yanına refakatçi koymak zorunda kaldıkları küçük oğlunu, bu zor dönemlerde kendilerine el vermeyen kocasının kötü kalpli ailesini, kendilerini topraklarından koparıp büyük şehre gelmelerine sebep olan danışıklı dövüşü ama en çok da parasızlığı anlatıyor. Bazen o anlatırken dalıp gidiyor, düşünüyorum da sanki bir gün bu insanlara piyangodan büyük ikramiye çıksa, tüm sorunları tıpkı benim ve çevremdeki o süslü ailelerinki gibi duvarların arkasına, yastıkların altına atılıp yok sayılacak. Bu bile bir şeydir aslında becerebilirseniz. İşte bu yüzden elime üç beş kuruş fazla para geçse kadının ya da kızının eline tutuşturup umut gönderiyorum evlerine. Hem aslında bana esin kaynağı olan gerçek hikayelerinin bedelini ödeyip bir çeşit manevi tatmin sağlıyorum kendime. Kanatsız melek sandıkları bu yabancının hayat emip, para kazanan kötü kalpli bir vampir olduğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba?<br />
Hikayelerim sadece yoksunluk ve yoksulluktan beslenmiyor. Umut da oluyor penceremin ardında akan hayatlarda. Cüzdanları boş da olsa kalpleri dolu genç kızların hayatları onlar. Onları, hiç tanımasalar da sevdikleri “yeni” erkeklerine uğurlarken bellerine masumiyet kemeri takan babaları, yıllarca televizyon başında başka kadınların hikayelerini dinlerken gelin olacak kızlarına ilmek ilmek umut dokuyup, o gün geldiğinde sevinç gözyaşları döken anneleriyle birlikte. Ve bir de arkadaşlarının o “mutlu” gününde en güzel kıyafetlerini giyip kendilerini onun yerine koyarak hayallere dalıp giden diğer genç kızların hayatları. Arabaların aynalarına takılan bembeyaz havlular, beni öğlen uykumdan uyandıran haberci klaksonlar, ailenin maddi durumu biraz halliceyse o mutlu güne ortak edilen davul-zurna ekibi bu mahallenin en güleryüzlü günlerinin sembolleri.<br />
Sonra sokak köşelerinde ayrılan kaçamak sevgililer. Sanki burada tüm ilişkiler, o ilişkilerin iyi-kötü tüm yanları sokak köşelerinde yaşanıyor. Bazen kavgalara şahit oluyorum, bazen kaçak göçek öpüşlere.<br />
Bir kapı komşum var; Ayşe hanım teyze. Aynı zamanda ev sahibim ve bilgi kaynağım. Yıllardır bu mahallede, herkesi tanıyor bu yüzden. Bana sebebini çözemediğim derin bir şefkatle yaklaşıyor. Bazı akşamlar kapımı çalıp o gün pişirdiği özel bir yemeği kenarları çiçekli tabağına koyup uzatıyor önüme. Öyle günlerde annem geliyor aklıma. Gençliğini feda ettiği, karşılıksız bir aşkla sevdiği babamın eksik sevgisini bizde tamamlamaya çalışan zavallı annem. Hayatta tek mutluluğu yaptığı bir yemeğin beğenilmesinden ibaret kalan annem. Ya da üzerlerine titreyerek yetiştirdiği sevgili oğullarının bir başkası tarafından övülmesinden duyduğu sevinci “mutluluk” olarak değerlendiren annem. Büyük oğullarının bayram sabahları aileleriyle çaldıkları kapısını sevinçle açan, günler öncesinden özenle yaptığı, yaptırdığı tatlıları onlara özel misafir tabaklarında sunup övülmesini beklerken o kapıyı tek başına çalan ve ömrü boyunca bunun böyle olacağını her fırsatta vurgulayan en küçük oğlunun tatlısından bir dilimi zorla didiklemesiyle tüm bayramı kendine zehir eden annem. Uzun yıllardır sürdürdüğü geleneğiyle doğumgünümü hatırlayan tek kişi olarak nerede olursam olayım kendi elleriyle yaptığı pastanın mumlarını bana zorla üflettirip, olmayan dileklerimi dilettiren annem. Çok zaman kendimi ondan saklamaya çalışsam da başaramadığım annem. Düşünüyorum da, tek mutluluğu çocuklarının mutlu olduğunu görmek olan bir insana onun değerleriyle benim mutlu olamayacağımı haykırarak acı çektirmek neden? Bu da benim kendime sorduğum, cevapsız kalan sorularımdan.<br />
Ayşe hanım teyzenin “gün” arkadaşları var. Bazen kadın olsam da davet edilsem o günlere diyorum. Böylece hem başka hayatlar çalabilirim hem de saçlarını nedense çok merak ettiğim bazı kadınların, kadın kadına olmanın verdiği rahatlıkla hem saçlarını hem de en gizli sırlarını birbirlerine açmalarına şahit olabilirim. O kadınların tüm sırları başörtülerinin ardında saklı gibi geliyor bazen. O örtüler açıldığında bambaşka, hiç görmediğim kadar renkli dünyalar görebilecekmişim gibi. “Artık dokunabilirsin bana” diyeceklermiş gibi. “Hem tenime, hem içime…” Biliyorum ki o günlerde kocalara söylenmeyenler arkadaşlara söyleniyor. Ben çok küçükken, içine düştüğüm dünyayı anlamaya çalışırken annemin kadın arkadaşları öğretti bana bunu. Ve bu benle annemin sırrıydı. Ağabeylerim okulda, babam işte olurdu, yalnızca ikimize anlatılırdı sırlar. Misafirleri gittikten sonra annem ince parmağını küçük dudaklarına götürüp gözünü kırpar, konuşmadan “sus” derdi bana. İkimizin arasında büyük sırlar olduğunu düşündürten bu hareketini çok severdim. Annemin bunu bana kelimelerle değil beden diliyle söylemesi ayrıca hoşuma giderdi. Bazı akşamlar yemek masasında o günkü misafirlerden laf açıldığında annem duyduklarımızdan hiç bahsetmeden sıradan ayrıntıları anlatırken ben ona bakıp gülümserdim sessizce. O da belli belirsiz bir tebessümle bana karşılık verip başımı okşar, “hadi, yemeğini bitir” diyerek sadece ikimizin arasındaki konuyu kapatırdı. Bu sırrımız, sırlarımızdır, beni ilkokula henüz başlamışken yatağa hapseden, bir yıl boyunca da okulumdan alıkoyan o hastalığa üzülmeyişimizin sebebi. Annemin misafirleri geldiğinde yatağım salona taşınırdı ve biz hep gülerdik birbirimize. Evde yalnız olduğumuz zamanlarda ise bazen annem benim uyuduğumu zannederek gelip başucuma oturur, hayalkırıklıklarını anlatarak ağlardı saatlerce. Aslında belki de uyumadığımı hep biliyordu. Ama ne ben sordum, ne o söyledi, bu da aramızda kalanlardan oldu böylece. Gözlerimi açarsam annem yegane dert ortağını kaybedecek, aramızdaki büyü bozulacak diye korkardım. Çünkü o arkadaşlarını sadece dinler hiç anlatmazdı. Bazen o ağlarken içim burkulur, uykumda dönüyormuş gibi yapıp başımı yastığa saklayarak ben de ağlardım ses çıkarmadan. Kimbilir, belki bunun da farkındaydı annem.<br />
Şimdi eminim ki, Ayşe hanım teyzenin de benim gibi bir dert ortağına ihtiyacı var. Zamansız kapı çalmalar, kirayı istemek bahanesiyle evime gelip üç beş eşyama göz süzmelerine eşlik eden mahalle dedikoduları… Sorsam neler anlatacak kimbilir, üst kattaki komşunun kocası şimdi hayatta olmayan kendi kocasına dönüşecek, belki genç kızlık heyecanları aklına gelecek, kıskanç kocasının geçmiş zaman eziyetleri gözyaşı olup dökülecek. Ama bekar evinde o denli uzun kalınmıyor bu mahallede. Yaşı geçkin de olsa dul bir kadınsan hele. Belki de zamanla bu altın kural bozulur diye umut ediyorum, Ayşe teyzenin hayatına süzülüp ondan kahramanlar yaratmak istiyorum, dahası yaşamak için buna mecburum.<br />
Bazen anlatılanları, gördüklerimi düşündüğümde “umut ya da umutsuzluk bunun neresinde?” diye soruyorum kendime. Sadece yaşıyorlar işte, olması gerektiği gibi, fazlasını beklemeden, fazlasını beklemek diye bir şeyin varlığından bile habersiz ya da öyleymiş gibi görünmeyi başararak. İnsan denen şey bu kadar aynıyken aynı anda nasıl bu kadar farklı olabilir? Nerede ayrıldı yollarımız da bu kadar başka şeylerin peşinde koşuyoruz? Onlarınki daha gerçek belki de. Öyle olmasa bile kime ne gerçekten? Onlar gibi olmak istemez miydim? Bugün olanla mutlu, yarın olacakla mutsuz ama hep o günü yaşamayı becerebilen. Düne, yarına takılmakla zaman kaybetmeyen.</p>
<p><i>Birinci gün</i></p>
<p>Böyle gün gün biriktirirken gördüklerimi hikayenin eksik kalan yanını gördüm bir gece. “Her gün yeni bir şey öğrendiğim halde kalem kıpırdatamayışım bu yüzdenmiş meğer” dedim kendime sonra. Bu mahallede de çoğu yerde olduğu gibi ışıklar, saat gece yarısını biraz geçince kapanıyor. O yüzden normalde ben de o saatlerden sonra miskin miskin uzanıyor, kendimi oyalamak için film izliyor ya da kitap okumaya çalışıyorum. Bazı geceler yazmaya çalıştığım da oluyor ama dediğim gibi henüz hiçbir girişimim başarıyla sonuçlanmadı… mıştı. O gece de artık ilaç olmadığını bildiğim halde bir umut olsun diye uykusuzluğuma alkolde çözüm arıyordum. Ardı ardına yuvarladığım kadehler uykumu getirmek bir yana algımı iyice açıyor hatta sinirimi bozuyordu. “Bir başlayabilsem, sabaha kadar yeni bir yazı yetiştiririm” diyordum sürekli kendime. Sonra bir his belki ya da dumanaltı odamdan sıyrılıp biraz temiz hava alma ihtiyacı beni pencereye götürdü. Yağmur yağıyordu. Küçükken ne çok severdim yağmur yağarken elimi pencereden uzatıp ıslanmayı. O günlerin anısına elimi uzattım ıslanmaya. Çapraz apartmanın, dairemin bir kat altına denk gelen penceresinden rüzgarla beraber benim pencereme doğru yükselen bir sigara dumanı fark ettim. Duman bana kızılderililerin haberleşme yöntemini anımsattı ve kendi kendime bir oyun oynamaya başladım. Biri bana bir mesaj gönderiyordu, ne olduğunu, kimden geldiğini bulmaktı görevim. Kimden geldiği sorusu kısa sürede cevaplandı; O’ydu. Bir taraftan sigarasından hızlı nefesler çekip bir taraftan ağlarken arada da gökyüzüne bakıyordu. Sanki cevaplarını bilmediği soruları ya da çözemediği sorunları vardı da Tanrı’dan ya da herhangi bir şeyden medet umuyordu. O an içimden “benim, benim, mesajı aldım ben” diye bağırmak geldi. Ama bunu yapmak yerine beni görüp de içeri kaçar diye bir adım geri çekildim. Hem O’nu ürkütmek hem de başını ve başımı derde sokmak istemezdim. Bir an sonra biri farkında değilken onu izlemenin ya da yaygın adıyla röntgenciliğin ne kadar zevkli olduğunu fark ettim. Ve O’nu unutarak belki perdesi açık bir pencere yakalarım diye uyku kokan dairelere bakınmaya başladım. Hiç malzeme bulamayınca başım yine O’nun penceresine döndü ama yoktu. Demek sigarasını bitirip içeri girmişti, belki şimdi o da diğerleri gibi derin bir uykuya dalıp bu dünyadan bir süreliğine göçecek belki de annem gibi yastığıyla dertleşecekti. Ama benim gibi içeceğine hiç ihtimal vermiyordum. Sanki burada oturan hiç kimsenin alkol gibi “kötü” huyları olamazmış gibi, en azından buradaki kadınların. Belki de onları hiç tanımıyordum ki, muhtemelen böyleydi. Ben yalnızca keşfe çıkmış bir züppeydim. Kimbilir neler bulacaktım iyice bakabilirsem. Tüm bunlardan duyduğum heyecan ve yeni keşfim beni sabaha kadar uyutmadı. Arada pencereye çıkıp O’nu tekrar görür müyüm diye umutlandım ama ya hiç denk gelmedik ya da O, o gece bir daha hiç sigara içmedi. Ben de O’na bir hayat uydurdum. Aslında sıradandı her şey. Tutucu bir aile, en az üç kardeş ve O’nu sigarasını pencerede içmeye, hayatının kurtulmasını mucizelerin gerçekleşmesine bağlayan bir ruh haline sürükleyen yasaklar. Belki kısmen belki tamamen doğruydu tahminlerim, belki de doğrunun yakınından bile geçmiyordu ama karar vermiştim, öğrenecektim. Hem bir oyun bulmuştum kendime, O’nun sigara dumanları benim tanışmadığım bir dosttan gelen mesajlarım olacaktı. Bu bana iyi bir hikaye de yazdırabilirdi. </p>
<p><i>İkinci gün</i></p>
<p>Mahalle sakinleri yeni bir güne uyanırken ben yine pencereme koştum. Gözüm bu defa çökkün omuzların taşıdığı kolların kapattığı diğer apartmanların kapılarında değil, sadece O’nun oturduğu apartmanın kapısındaydı. Eğer o kapıdan bir üniformayla çıkarsa henüz liseye gidiyor olduğunu anlayacaktım, yok normal giysileriyle çıkarsa hem giyim tarzından nasıl biri olduğunu tahmin edebilecek hem de ya üniversite öğrencisi ya da çalışan biri olduğunu bilecektim. Ya hiç çıkmazsa? O zaman da ya aşka aşık olduğundan ya da tutucu ailesinden uzaklaşmaktan başka bir niyeti olmaksızın başka bir erkeğin hükümranlığını kabullenmeye razı, kısmet bekleyen bir ev kızıdır, diyecektim. Bu düşüncelerle pencereden bakarken kendimi sorgulamaya başladım: Neden O’nu bu kadar merak ediyordum? Gece bir saatte pencerede sigara içip ağlayan tek insan O muydu? Olağanüstülük bunun neresindeydi? Hiç, hiçbir yerinde tabii ki. Sadece hissiyattı benimkisi. Belki de alkol yapmıştı bunları bana. Olan biteni olağandışı görmeme, hissetmeme neden olan alkoldü ama buna ihtiyacım vardı, dedim ya yaşamak için yazmam, yazmam için çalmam gerekiyordu.</p>
<p>***</p>
<p><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/sekiz2.jpg" style="float:left;margin-right:10px;margin-top:5px;"/>Çalan zile uyandım, uyanmaya çalıştım, her tarafım ağrıyordu. Sendeleyerek kapıya ilerlerken “bir dahakine en azından yatağımda sızmalıyım” diye söyleniyordum. Ayşe teyze ve çiçekli tabağında zeytinyağlı dolmaydı gelen. Merakla baktı yüzüme, henüz uyandığım daha doğrusu hala uyanamadığım fazlaca belli oluyor olmalıydı. Açıklamak zorunda kaldım:“Sabaha kadar çalıştım da”. Anlayışla gülümseyerek tabağı uzattı. Şimdi düşünüyorum da belli belirsiz bir saygı da vardı bana yaklaşımında. Başkalarına göstermediği, aslında hepsinden daha az hak ettiğimi bilmediği bir saygı. “Fark ettin mi?” diye sordu ben teşekkür etmeye hazırlanırken. “Kusura bakma” geldi ardından. Kapıcı kocasını kaybettiğinden bu hafta temizliğe gelememiş, merdivenler de böyle çer çöp içinde kalıvermiş, gençlik günlerinde olsa böyle boş bırakmaz, kendi silermiş ama şimdi nerdeymiş o eski Ayşe, ondan başka kimsenin de umurunda olmazmış böyle şeyler, onlar ancak sigara izmaritlerini, yedikleri ıvır zıvırın ambalajını atmayı bilirmiş merdivenlere, bir de utanmadan zavallı kapıcı kadıncağıza verilen üç kuruş parayı çok bulur, yaptığı temizliği beğenmezlermiş, girip de evlerini görmeliymiş, bakma eski komşularmış da ondan ses etmez, görmezden gelirmiş ama bu haliyle bile o genç kadınları, kızları cebinden çıkarırmış, sonra o Leyla temizlikten haberi olmadığı gibi ne sabah kalkıp kocasına kahvaltı hazırlar, ne akşam yemeğinde güleryüz gösterir de sonra niye kocası eve geç geliyor, yok başkası mı var diye şüphelenir dururmuş, benim de başımı ağrıtmış, işimden gücümden alıkoymuş, “kal sağlıcakla oğlum…”<br />
Ayşe teyzenin nefis dolmalarını yerken kapıcının evini düşündüm. Gelenleri, gidenleri, yüzlerdeki acı maskelerini, kadıncağızın acısını yaşamaktan ziyade eve gelen gideni ağırlama telaşına düştüğünü. Onlar da evi birer birer terk edip gittiğinde reisini kaybedip artık dört kişi kalan bu ailenin geçim derdini. Belki de en çok omuzlarına binecek olan yükün ağırlığıyla şimdiden ezilmeye başlayan, annesinin umut kaynağı, okuyup adam olacak büyük oğlanı. Belki şimdi o da okulu bırakıp çalışmak zorunda kalacak, belki bu defa umutlar küçük kardeşe bağlanacak, yani ölme eşeğim ölme olacak. Bu insanların ellerine geçen, geçmeyen üç kuruş parayla yarattıkları mucizelere inanasım gelmiyor. Ve onları düşündüğümde kendimden, çevremdeki sefil hayatlardan daha çok nefret ediyor, uzaklaşıyorum. Sonra da “hayat böyle, herkes aynı şartlarda doğmuyor, yaşayamıyor” deyip kendimi avutarak kaldığım yerden devam ediyorum. Ettim ve bir bira açtım.<br />
Ayşe teyze sayesinde yemek masrafından bayağı kısmıştım, o belki bana iyilik yaptığını sanıyordu ama yemek için ayırdığım parayı alkole yatırdığımı bilse muhtemelen bana hakkını helal etmezdi. Ya da ne yaparsam yapayım tüm haklarını helal ederdi bana. Henüz bunun tam olarak ayırdına varacak kadar tanımıyordum onu. Çok da düşünmüyordum işin aslı, şu ara halimden memnundum, bu da yeterdi. Güzel bir öğle uykusu, Noel babanın çuvalıyla hediye getirdiği nefis dolma ve günün ilk birasının verdiği keyifle bilgisayar başına oturup “ekmek parası bir yazı” sallayarak dergiye yolladım. </p>
<p>***</p>
<p>Saati gelmişti artık, çıkıp bir sigara içecekti, belki bu gece sigaraya gözyaşları değil telefonu eşlik edecekti. Belki bir sevgilisi vardı, dün akşam kavga ettiler, ondan ağlıyordu. Her ne olursa olsun bana eşlik edecekti kısa süreliğine de olsa. Sabah da çıkmamıştı kapıdan ya da ben onu beklerken kendimi, koltukta hala sırtımda izlerini süren ağrılı bir uykuya verdiğim sırada çıkıp gitmişti. Belki giderken yanında annesi vardı, belki yalnızdı. Belki bir ara çıkıp mahallenin kızlarıyla apartman önünde biraz sohbet etmişti. Yo, bence böyle bir şey yapmamıştı, diğerlerinden farklı olduğunu hissedebiliyordum. Belki de aslında öyle biri yoktu, benim sarhoş kafam öyle bir hayal üretmiş, sonra ona inanmış, şimdi de saplantı haline getirmeye çalışıyordu. Saat üçü geçmiş ve o hala pencereye çıkmamış olduğuna göre durum bu olmalıydı. Evin içinde sigara içemiyor, sigara içmek için herkesin yatmasını bekliyorsa mutlaka çıkmış olmalıydı bu saate kadar. Ama bu evin tek penceresi benimkine bakan değildi ya, diğer odalardan birinin penceresiyle aldatıyor olabilirdi beni. Ve bu aldatma, düşünmek bile istemiyorum, günlerce sürebilirdi. Bu delice, gereksiz düşüncelerden sıyrılmam gerekiyordu. Kim olduğunu bile bilmediğim, olup olmadığından bile emin olmadığım birini bekliyorum. Ne o, Kızılderililer gibi mesajlaşacakmışız, buradan bana bir hikaye çıkacakmış. Bu hikaye için gerçekte bir şeyler olmasına gerek yok ki, oturur, uydururum. Öyle yapmaya çalıştım ve o geceyi aklımdan sildim.</p>
<p>***</p>
<p>Güneşin ortaya çıkmasıyla balkonları mekan edinen insanların sanki sayfiye yerindeymiş gibi şemsiyelerini açmaları hüzünle karışık bir mutluluk veriyor bana. Asla tatile gidemeseler de olmayan “yazlık”larını kışlık evlerinde yaşatma çabası içindelermiş gibi. Oysa onlara sorsanız bu sadece yazı geçirecekleri balkonu güneşten korumak adına basit bir eylemdir. Olsun, ben yine de karanlığa uyandığımız günlerin sona erdiğinin müjdecisi o şemsiyeleri seviyorum. Altında oturanları da… Anlayamasam da, o tarafta olamasam da… İstiyorum ki karanlığın gölgesinde kurulan hayalleri gerçek olsun, onlar kurdukları hayallerin farkında olmasalar bile.<br />
Bir de bana çocukluğumun yazlarının geçtiği kendi yazlığımızı hatırlatıyorlar. O zamanlar her ne kadar birçok şeyin farkında olsam da ya da öyle olduğumu düşünsem de etrafımda saklı karanlığa rağmen mutlu olmayı başarabiliyordum. Bütün gün denizde yazlıktan arkadaşlarla oynadıktan sonra akşam yemeğinde beni bekleyen patates kızartmalarını nasıl da keyifle yerdim balkonumuzdaki şemsiyenin altında. Şimdi bu toz içindeki, güneşten sararmış, rengi solmuş şemsiyeleri görünce hem geçmişteki güzel günlerin hatırına biraz mutlu oluyor hem de o günlere artık ne kadar uzak olduğumu düşünerek hüzünleniyorum.<br />
Kapıcı geldi bugün, ne yapacağımı bilemedim, klasik söylemle geçiştirmek istedim; “başınız sağolsun”. Dostlar sağolacaktı elbet, yapacak başka bir şey var mıydı ki? Kaderdi, Allah böyle istemişti, yerinde dinlendirecekti. Bir şeye ihtiyaçları yoktu çok şükür, rahmetlinin emekli aylığı bağlanacaktı, şimdi o işlerle uğraşıyorlardı. İhtiyaç bitmezdi de, her şey halledilirdi bir şekilde. Hayat devam ediyordu öyle ya. Çocukları vardı, şimdi onlar için yaşayacaktı, zaten ilk çocuğunu kucağına aldığı andan itibaren hep böyle olmamış mıydı? Allah razı olsun, konu komşu ilgileniyor, akşamdan akşama bir tas, bir tencere olsun yemekleri eksik olmuyordu. İnsanı ayakta tutan dostlarıydı, komşularıydı. Öyle ya, dostlar…<br />
Dost bilinenler, demek hala vardı böyle insanlar! Düştüğünde elinden tutup kaldırıyorlardı. Bir yerlerde komşuluğu, dostluğu hala böyle yaşayabilen insanlar da yaşıyordu hala. Belki de insanların sana bunu yapabilmesi biraz da sana bağlıydı, istemek yetiyor muydu acaba? Bu kadın istemiş miydi de böyle oluyordu? Bunu yaptıysa bile diliyle değil ruhuyla yapmıştı, eminim. Sadece açmıştı kendini, saklanacak bir şeyi yoktu. Zor durumdaydı ve yardım istemekten utanmıyordu. Bizimse, benim gibilerinse kurşun geçirmez duvarlarımız vardı, başımız her zaman dikti yine de. Bizim için önemli olan buydu. Birbirimizden borç para, iş, vs. istemeye utanmaz ama yardım istemeye utanırdık, “çok yalnızım, elimden tutun” diyemezdik. Aklımıza bile gelmezdi hatta böyle bir cümleyi kurmak. Yine de dediğim gibi hala böyle yaşamayı başarabilen insanlar olması umut verici. O yüzden seviyorum bu mahalleyi, bu insanları. Balkonlarından hiç tanımadıkları bir komşunun evinden çıkan cenazeyi izlerken gözyaşı dökebilen o teyzeleri seviyorum. Her şeye rağmen insan olmayı başarabilen, güven denen binlerce kez kırılmış, parçalanmış duyguyu sapasağlam yaşatabilen insanları seviyorum.</p>
<p><i>Üçüncü gün</i></p>
<p>Ben yeni yaşam alanıma alışırken gün be gün, bir gece yine O geldi. Yine bir yaz yağmuruyla geldi. Yağmur muydu O’nu duygulandıran, ağlatan? Belki yağmurla ilgili içinden söküp atamadığı bir anısı vardı, kimbilir? O yüzdendi yağmurlu gecelerde pencereye çıkıp sigara içmesi. Belki yağmur saklar diye umuyordu gözyaşlarını. Her gece yağmur yağsa, O her yağmurla pencereye çıksa, ben O’nu her gün böyle gizlice izleyebilsem. Yüzünü bile net göremediğim bu yabancıya aşık mı olacaktım yoksa? Saatlerce sorular soracaktım kendi içimde, sonra O’nun yerine duymak istediğim cevaplar verecektim kendime. Sonra belki yeniden inanacaktım dünyada hiç kimsenin yalnız ölmeye mahkum olmadığına. Aşk da böyle bir şeydi zaten belki. Hayalinde yarattığın bir varlığı herhangi bir cisme büründürmek, bir kalıba sokmak. O yüzden sonu hep aynı olurdu ya! Bir bakardın, senin yaşattığın o kişiyle karşında duran, dokunduğun insanın hiç ilgisi yokmuş. Sen hep onun kafandaki kişi olduğuna inandırmışsın kendini. Benim içinse, bu kızla tanışma ihtimalim olmadığına, böyle bir ihtimal olsa bile o şansı kullanmayacağıma emin olduğuma göre böyle bir tehlike yoktu artık. O pencereye çıkıp sigarasının dumanını yollasın bana, yeterdi, fazlasını ne yapacaktım ki? Sanki bunları duymuş gibi o geceden sonra her gece çıktı. Hayır, her gece ağlamıyordu. Uzun uzun gökyüzüne bakıyordu sadece. Bazı geceler gök parlak, yıldızlar çok belirgin olurdu, öyle zamanlarda sanki yüzüne belli belirsiz bir gülümseme otururdu. Ya da ben öyle hayal ederdim. Mutluluğum sadece beş, bilemedin on dakika sürerdi. Sonra o dünyaya açılan penceresini kapatıp içeri girerdi. Bense oturup büyük aşkımı yazardım sayfa sayfa. Acaba bu aşkı da hayal kırıklığıyla mı noktalayacaktım? Bu bana bağlıydı. Belki bu aşkı mutlu sonla noktalamak için bir şansım olurdu Ayşe teyzeyi daha çok dinlesem, annemi görmeye gitsem, kapıcı kadınla ilgilensem. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi onlardan öğrenebilsem. Bu sayede sahip olduklarımın ellerimden kayıp gitmesine izin vermesem. Ben de yeniden insan olabilsem onlar gibi. </p>
<p><i>Dördüncü gün</i></p>
<p>Ertesi gün annemi ziyaret ettim. Sıradan günlerde kapısının çalınmasına alışkın olmayan annem şaşkınlıkla karşıladı beni. Böyle habersiz, bilseydi sevdiğim yemekleri yapardı, babam da gelemeyecekti bu akşam, yine toplantısı vardı. Eski sır dolu günlerimizdeki gibi gülümsedim anneme, o da yine “biliyorum” gülümsemesiyle başımı okşadı. Babamın olmaması daha iyiydi ya, ana-oğul dertleşirdik biraz. Yoksa bir derdim mi vardı, paraya ihtiyacım varsa? Karnım açtır, mutfağa geçelim, hem sohbet ederiz, hem o bana yemek yapar. Ne yerim? Patates kızartması. İlahi, ondan kolay ne var, başka bir şeyler yapsın bana. Tamam, ama onu da yapsın illa ki!<br />
O gece anneme sarılıp uyudum. Eskiden, ben çocukken nasıl o benim küçücük yatağıma kıvrılıp beni sarıyorsa şimdi koca yatağında küçücük kalan anneme sarıldım ben de bütün gece. Birbirimiz hakkında bilip de bilmezmiş gibi yaptığımız sırlarımızı yine konuşmadık. Ama ne zaman o konuların kıyısından geçsek güldük birbirimize. O beni anlıyor, ben onu anlıyordum, dillendirmeye ne gerek vardı? Bazı şeyleri anlatmaya da anlamaya da kelimeler yetmiyordu zaten. Boşa kürek çekmedik biz onunla hiç. Ayşe teyzeden, kapıcı kadından bahsettim uzun uzun. Annem dertlerini dert edinip ağladı onlara. Zaten ağlamak için bahane arardı ya! “Gelip evini temizleyeyim bir gün” derken aslında kendisine de sırdaş aradığını biliyordum ama bunu da söylemedim ona. “Tamam, Ayşe teyzeyle de tanıştırırım seni” dedim sadece. Güldü, gözlerini kapadı. </p>
<p>***</p>
<p>Hayat birden hiç olmadığı kadar iyi gitmeye başladı. Kendimdeki umuda, huzura şaşırıyordum düşündükçe. Nasıl olmuş da ben böyle hiç olmadığım kadar mutlu olmuştum? Hem bu kadar mutlu olacak ne vardı ki hayatımda? Her şey aslında her zaman olduğu gibi sıradandı. Ama neyse neydi, sorgulayarak bozmak istemiyordum bunu. Ne kadar süreceği belli olmayan bu günlerin tadını çıkarmak istiyordum doya doya. Belki de terazinin öteki tarafına geçmiştim sonunda. Kainatın denge tartısı sonunda bana da torpil yapmış, kimseler görmeden mutlular kefesine getirip koyuvermişti. “Acaba benim yerime diğer tarafa geçen talihsiz kişi kimdir” diye düşünmüyor da değildim arada ama sonra bunu da boşverip keyfime bakıyordum. Kim olursa olsun ben görürken o kör olmuştu, olup biten buydu sadece. Kimseye sihirli bir el dokunmuş değildi. Yıllarca sabırla beklediğim o ağacın altında gelip bulmuştu beni nirvana ya da ben ona ulaşmaya hak kazanmıştım sonunda. İçimdeki dinginliği ifade edecek kelimeleri ne kadar arasam da bulamadım. O kadar ehil değiliz duyguları anlatmakta. Dünya yıkılsa umurumda değildi. Dahası artık içmesem de hep sarhoş gibiydim. Demek insanın böyle bir ruh haline bürünebilmesi için illa ki hayatında pembe renkli bir şeylere ihtiyacı yoktu. Belki ben böyle hissettiğimden, belki O da bunu hissettiğinden her gece gösteriyordu kendini bana. Dumandan mesajlarına dumanımla karşılık veriyordum, böyle sohbet ediyorduk dünya saatiyle on dakika, benim saatimle yüzyıllarca. Herkesten iyi tanıyordum O’nu, O da beni. Artık ailesini, içinde bulunabileceği herhangi bir durumu, eğitimini, işini, hayatıyla ilgili herhangi bir şeyi merak etmiyordum. Orada olması bana yetiyordu. Dersine iyi çalışan bir öğrenci gibi hissediyordum bazen kendimi. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi öğrenmiştim sonunda. Ayşe teyze, kapıcı kadın, üst kattaki komşu Leyla ise hayatlarına aynen eskisi gibi devam ediyorlardı. Ayşe teyzenin dolmalarını, kadınbudu köftelerini, binbir çeşit tatlılarını yiyor, kapıcı kadının oğlunun okuldaki başarılarıyla gurur duyuyor, Leyla’nın kocasına küfür ediyor, kendisini de yeriyordum. Diğerleri de aynıydı, zaman zaman yaptığım uzun yürüyüşlerde fark ediyordum bunu. İşe giden, işten dönen solgun yüzler, birbirlerine saldırmak, kimbilir neyin acısını herhangi birinden çıkarmak için fırsat kollayan sinirli şoförler, kavga eden, sevişen aşıklar, kolkola yürüyüp birbirlerine olan kıskançlıklarını belli etmemeye çalışan genç kızlar hatta öğün çıkarmak için sokağın muhtelif yerlerine bırakılmış çöp torbalarını delik deşen eden kediler bile aynıydı. Bir ben vardım değişen, güzelleşen. Bir ben böyle gören, hisseden. Aklımda binlerce fotoğrafla eve dönüp hemen yazmaya başlıyordum. Ama bu defa yaptığım şeyi “çalmak” değil “tanık olmak” olarak adlandırıyordum. </p>
<p><i>Beşinci gün</i></p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/sekiz3.jpg"/></p>
<p>Güzel günlerimi katleden de O’ydu. Ansızın yine görünmemeye başladı, ne yaz yağmurları, ne parlak gökyüzü çıkarmıyordu O’nu artık pencereye. İşte bir tek şey değişmiş, gitmiş, kendime kurduğum dengeyi altüst etmişti. Her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu o zamanlar da fark ediyor ama dillendirmiyordum, duyulur da gerçekleşir diye. Demek ki farkında olmadan fazlaca düşünmüşüm. Öyle hemen yenilmedim, birkaç gün direndim. Olmadığı günler haftalara dönüşünce çeşit çeşit bahaneler uydurdum O’nun için. Uzak bir akrabayı ziyarette olabilirdi mesela. İki ay sonunda durumumun gün geçtikçe kötüleştiğini fark ederek Ayşe teyzenin ağzını aramaya karar verdim. Bugün yarın kira için uğrardı nasıl olsa, bir yolunu bulur, araya sıkıştırırdım. </p>
<p>***</p>
<p>Evlenmiş! Bir yıldır mahallenin tüm gelinlerini, cenazelerini sessiz eşliğimle uğurlayan ben nasıl olur da O’nun düğününü kaçırırdım? Kesin o uzun yürüyüşlerden birindeydim ya da belki gelin haliyle tanıyamadım O’nu. Ama öyle olsa, o apartmandan bir gelin çıksa en azından tahmin edebilirdim O olabileceğini, o kadar da yabancı değildi yüzü. Görücü usulü kesin, sevdiğiyle olsa hiç mi telefonda konuşmazdı o gecelerde? Bu benim kendimi rahatlatma yöntemimdi.<br />
Gidişi beni bir anda değiştirmiş, eski halime döndürmüştü. Mutlu değil, mutsuz değil, öyle ne olduğunu, ne hissettiğini bilmeyen hatta düşünmeyen, ölene kadar yaşayacak olan biri. Ne garip insanın her şeye bu kadar çabuk alışıyor, değişik durumlara, olaylara bu kadar çabuk uyum sağlıyor olması. Bir an bir yerdeyim ve biriyim, bir an başka yerde, başka biri. İşin aslı başladığım noktadan daha da gerideyim şu ara. Artık çevremde olup biten hiçbir hikaye beni ilgilendirmiyor. Onlar anlatırken ben sadece bakıyor, dinlemiyorum. Başka bir şey de düşündüğüm yok, öyle bakıyorum. Bazen de duvardaki bir deliğe, bir çatlağa kilitlenip kalıyorum. Ama buna da alışacağım. </p>
<p>***</p>
<p>Akşamüzeri sokağa boş boş bakarken gördüm O’nu. Yanında benim yaşlarımda bir adam, muhtemelen kocası. Bu sıradan bir eşle aile ziyaretiydi. Bu gece o evde uyumayacak, pencereye çıkıp sigara içmeyecekti. Düşündüğüm şeyin ne kadar saçma olduğunu çok iyi bilsem de mantığımla savaşamayacak kadar güçsüzdüm. Çalacak bir hikayem vardı ve ben onun tadını çıkarmaya dalmışken o gidip başka yerlere konmuştu. Alışmayı reddediyordum. İz sürecektim. </p>
<p><i>Altıncı gün</i></p>
<p>Muhtemelen alışverişe çıkmıştı, belki sigara almaya, belki ekmek, karşısında durup uzun süre yüzüne baktım, aylarca uzaktan izlediğim bu yüze şimdi bu kadar yakın olmak çok garip, anlatılmazdı. Anlamaya çalışarak bakıyordu yüzüme. Bir solukta akşam evlerine dönerken onları takip ettiğimi, sabaha kadar evlerine yakın bir meyhanede içip kocasının gitmesini beklediğimi, kısacası bu anı yakalamak için iz sürdüğümü anlattım. Ve öncesini, bu noktaya nasıl geldiğimi. Delinin teki olduğumu düşünse de -yardıma ihtiyacı olduğundan muhtemelen- sigara içerken neden ağladığını, neler düşündüğünü anlattı. Tahmin ettiğim gibi bu adamla evlenmesi zorunlu olmuştu. Çocukluğundan beri sevdiği ve O’nun şartlarında birinin paylaşmaması gereken “şey”leri paylaştığı amcasının oğlundan koparmak için ailesinin bulduğu çözümdü evlilik. Madem O’nu bu kadar anlamıştım, yardım da edebilirdim belki yani istersem, yani O çok sevinir, hayatı boyunca minnettar kalırdı bana. Amcaoğlunun ve kendisinin telefon numarasını verip bir daha buralara gelmememi sıkıca tembihleyerek yolladı beni. Cebimde numaralar, kafam allak bullak döndüm eve. Her ne kadar öyleymiş gibi görünse de O’na olan alakam duygusal değildi. Yani belki şartlar farklı olsa başka şeyler de hissedebilirdim ama kendimi bundan korumayı başarmıştım. Hem öyle olsaydı, O’nu sevdiğimi veya sevebileceğimi düşünseydim bile benimle olmasa da mutlu olmasını istemeliydim. Böyle düşününce onların “suç”una ortak veya aracı olmanın başıma açabileceği belayı hiç düşünmeden yardım etmeye karar verdim. Ve hemen amcaoğlunu arayarak durumu kısaca anlattım. Çok heyecanlandı, çok teşekkür etti. Kaçmak için paraya ihtiyaçları olduğunu, bunu temin ettiğinde beni arayacağını söyleyerek kapattı. </p>
<p><i>Yedinci gün</i></p>
<p>Ertesi sabah kocası işe gittikten sonra O’nu arayarak durumu bildirdim ve ihtiyaçları olan parayı toparlamalarında onlara yardımcı olabileceğimi de ekledim. Telefonu kapattıktan sonra o zamana kadar hiç aklıma gelmeyen bir şey kafamı kurcalamaya başladı. Bu iletişimi neden benim aracılığımla kuruyor, bu çok sıradan plan madem bir anda kurulabiliyorsa neden üçüncü ve yabancı bir şahsın aracılığına ihtiyaç duyuyorlardı? Ama harekete ihtiyacı olan sağlıksız beynim bunu da çok fazla kurcalamadı, ne de olsa bu işten benim de bir çıkarım vardı. Ayrıca düne kadar gidecek bir yol düşlemeyen hayatım kısa süreli de olsa bir amaca kavuşmuştu. Ve ben bu amaca gitmekte sabırsızlanıyordum, amcaoğlundan gelecek telefonu bekleyecek durumum yoktu. Hemen yola koyulup anneme gittim, paraya ihtiyacım varsa verebileceğini söyleyen oydu sonuçta. </p>
<p>***</p>
<p>Otogarda parayı ellerine tutuşturduktan sonra onları bir saat içinde kalkacak otobüslerini beklemeye bırakıp eve dönerken fark ettim ne yaptığımı. Hayal gücümü kısa süre sonra kalkacak otobüsle uzaklara yolluyor, eski, boş hayatıma geri dönüyordum. Yine pencere kenarındaki masama oturacak, ne zaman geleceği bilinmez ilham perimi bekleyecektim. İçimde büyük bir boşluk belirmişti birden. Birbirini seven, sevdiğini zanneden iki insanın birleşmesine yardımcı olarak iyilik yapmak bana fazla gelmişti. Sanırım beni o evin kapısını çalmaya bu düşünceler zorlamıştı. </p>
<p><i>Sekizinci gün</i></p>
<p>Onları ihbar ettim! Bunu neden yaptığımı aslında tam olarak bilmiyorum. Belki gerçekten de ben asla “iyi” olamayacak kadar “kötü” bir insanım. Artık yazılacak hiçbir şey kalmadı. O ağacın altına bir daha oturamayacak kadar utanıyorum kendimden. Benim kötülüğüm, baba ve kocanın öfkesi onları öldürdü. Son noktayı, son noktamı böyle koyup ölene kadar yaşamaya devam edeceğim. Nasıl olacak, bilmiyor, merak etmiyorum. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/11/zeynep-dilber-ali-uzerine-saplanty/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Açlık üzerine</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/10/aclyk-uzerine/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/10/aclyk-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Oct 2009 17:40:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dilek Aydın</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>

		<category><![CDATA[açlık]]></category>

		<category><![CDATA[Henning Carlsen]]></category>

		<category><![CDATA[hunger]]></category>

		<category><![CDATA[knut hamsun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1254</guid>
		<description><![CDATA[<b> “Sana sesleniyorum, ey göklerdeki kutsal baba, sen artık yoksun, eğer var olsaydın, cehennem ateşiyle göklerin titresin diye sana lanet ederdim! Sana sesleniyorum, ben sana kulluğumu sundum, sen yüz çevirdin, beni ittin, ben de sana sonsuza dek sırt çeviriyorum, çünkü senin iyilik ve acımadan haberin yok!” </b>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><b> “Sana sesleniyorum, ey göklerdeki kutsal baba, sen artık yoksun, eğer var olsaydın, cehennem ateşiyle göklerin titresin diye sana lanet ederdim! Sana sesleniyorum, ben sana kulluğumu sundum, sen yüz çevirdin, beni ittin, ben de sana sonsuza dek sırt çeviriyorum, çünkü senin iyilik ve acımadan haberin yok!” </b></more></p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/aclik1.jpg" /></p>
<p>Umudu tükendiğinde böyle seslenir Tanrıya açlıktan öleceğini düşünen -ve hatta ölmek üzere olan- yazar. Çünkü Tanrı onu sevmez, tanrı onun iki saat daha yaşamasına izin vermeyecektir. Oysa elinde küçücük kalan, yenileyemediği kalemiyle bir hayat yazmıştır kendine, iki saat sonra editör bu hayatın can verdiği çizgileri okuyacak, beğenerek yayınlayacak, böylelikle midesine bir şeyler girecek, belki başını sokacağı bir oda bulacaktır. Ve sonuçta O da diğerleri gibi saygı görecek, mutlu bir insan olacaktır. Gözlüğünü, ceket düğmelerini işe yaramayacaklarını söyleyerek almayan rehincinin kapısından başı dik geçecektir. Görünenler dünyasına yeniden girecek, küme düşmeyecektir. Oysa şimdi gelgitleri sırasında inananları, evi, işi, en önemlisi yiyecek yemeği olanları hakir görmeye başlayan biridir, onlar tanrının köleleridir, O ise tanrıyla arasına mesafe koymuştur. Kimin koyduğu tartışılabilecek bu mesafe yalnızca tanrıyla değil diğerleriyle de arasındadır öte yandan. Bazen gülümseyerek selam verirken etrafına, bazen bir kasaptan yalan söyleyerek aldığı, üzerinde et kalmamış kemik parçasını kemirdikten sonra başını duvara yaslayıp isyankar gözyaşlarına boğulur.</p>
<p>Cevabı bilinen ama yüksek sesle söylenmekten kaçınılan, cevapları duyulduğunda acı veren sorular yumağıdır çoğu zaman hayat. Çok açıktır ki herkes şanslı doğmaz, kimi eline geçen fırsatları değerlendiremez, kiminin fırsat kelimesiyle uzaktan yakından ilgisi olmaz, olamaz. Kısır döngünün kırılabileceğine inanılan o kritik noktalardaysa küçük küçük engellere takılıp düşmek an meselesidir, mum olabilir ama kibrit yoktur, sonuç olarak ışığa ulaşmak hiçbir zaman kolay olmayacaktır. Bazen bir şeyler en baştan belirlenmiştir ve değiştirmeye gücü yetenler bellidir, gerisi ise boşlukları doldurur. Diğerlerine, yanlarından geçerken haline şükretmesi gerektiğini hatırlatmaktan ibarettir dünyadaki görevleri. Öyle heybetli görünemediklerinden olsa gerek ne kadar çabalasalar da dikkat çekemez, hep bir köşede, aynı köşede, herhangi bir nesneden algılanım olarak farksız ama işlevsel olarak değersiz &#8220;yaşar&#8221;lar. Dünyanın adalet terazisi kim bilir belki bir gün tartar da diğer tarafa geçebilirler umudunu taşırlar, bilmem değiştirebilen olmuş mudur döngüyü?</p>
<p><b> “Sana sesleniyorum, biliyorum ölmek zorundayım, ölüm gözlerimin önünde durduğu halde yine de seninle alay ediyorum ey göksel apis! Sen bana karşı zor kullandın, ama benim felaketler karşısında boyun eğmeyeceğimi bilemedin! Bunu bilmen gerekmez miydi? Benim yüreğimi yoksa uykudayken mi yarattın?” </b></p>
<p>Yalnızca açlığıyla değil gururuyla da savaşır. Rehine dükkanına verdiği yeleğinin parasını bir dilenciye verdiğinde haline bakıp parayı almak istemeyen dilenciye öfke dolar, binbir hakaretle, bağırarak parayı bırakıp gider. Oysa dükkana dilenci değil, kendi için rehin bıraksa açlıkla savaşını biraz daha erteleyebilecektir. Dalgınlıkla kendisine, ödemediği paranın üstünü veren bakkala tepkisi de farklı olmaz. Önce şaşkınlıkla aldığı parayı ertesi gün yolda sürekli gördüğü dul bir kadına vererek bakkala gidip tüm bunları öfkeyle anlatır. Fizyolojisiyle psikolojisine dair savaşın ilk raundunu kazanan bedeni ertesi gün maneviyatı tarafından hor görülmüş, yok sayılmıştır. Rüyalarına giren ekmek kavgasının inadına inançlarından ödün vermez. Bir gece tesadüfen ağzında bir kemik parçasıyla kaçan köpekle rüyasında rekabete girişse, kendini bir şekilde onunla özdeşleştirse de gerçekte yediği hiçbir şeyi kabul etmiyordur zaten midesi. Belki nasıl sahip olduğunu, yemek için verdiği savaşları hatırladıkça aklı bulandığından, belki günlerce bir şey girmeyen midesi artık yemeyi kabul etmediğinden, ufacık bir şey yese, biraz yediklerini biraz yaşadıklarını kusar.</p>
<p>Bir taraftan seçimler yapılır her daim. Ne yaparsanız yapın önce karar vermeniz gerekir. Ya kendiniz olmaktan vazgeçer, sizi siz yapan değerleri hiçe sayarsınız ki, zaten onlar böyle bir durumda hiç var olmamıştır ya da çıkışı olmayan büyük bir ruhsal labirentin içinde kaybolmayı göz alırsınız. Yaşamak karın doyurmak mıdır, maneviyatı doyurmak mı? Günde üç öğün yemek yiyebilmek midir şans, bunu yaparken boyun eğmemeyi başarabilmek mi? Her şeye rağmen nefes alıp vermek mi tercih edilesidir, kısacık bir ömür sonrası gözlerini kaparken hayata, kendinden memnun olabilmek mi?</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/aclik2.jpg" /></p>
<p>Önümüzde, bir adım ilerimizde duran, fizyolojik nedenlere dayanmayan deliliğe dair incecik çizgiyi geçmemizi sağlayacak tetikleyici bir şeyi, herhangi bir şeyi bekleriz diğer tarafa geçmek için. Bu yüzden kontrol kişinin kendisindedir. Söz konusu kahraman da gidip gelmektedir çizginin iki tarafı arasında. Ya da bir şekilde çizginin üzerinde yürür de ne tarafta olduğuna veya olmak istediğine karar veremez hatta böyle bir tercih durumunda olmak gibi bir durum da söz konusu değildir O’nun için. Ya da diğer tarafa çoktan geçmiştir ama bilincinde değildir. Belki de aslında doyma sınırını aştığından artık ne geriye dönebiliyor ne ileri gidebiliyor, olduğu çizgide bir ileri bir geri yürüyüp duruyordur. Bir yerden sonra artık bilinç kaybolur, yapılan hiçbir şey sağlıklı değerlendirilemez hale gelir. Eğer bir şey yapılabiliyorsa tabii. </p>
<p><b> “Sana sesleniyorum, bütün varlığım, içimdeki kanın her damlası, seninle alay ettiğim, senin iyilik ve acınmalarının içine tükürdüğümden dolayı sevinmektedir. Şu saatten tezi yok, senin bütün yaratıklarından, senin bütün varlığından yüz çeviriyorum! Eğer bir daha seni düşünürlerse düşüncelerime lanet edecek, bir daha seni anarlarsa dudaklarımı parçalayacağım!” </b></p>
<p>Yine de kendince Ylajali adını verdiği sevgilisine hayatın muhteşem olduğu yalanını söyleyebilir, aslında kendini de inandırdığı bir yalandır bu. Ya da inandırmak istediği… Nitekim aşk da uzun sürmez. Birkaç gün sonra yolda başka -zengin- bir adamla gördüğü sevgilisine selam verirken aklından geçenler bambaşkadır. Aslında Ylajali yerlere kadar eğilip selamlamıştır O’nu. Bir gün bu olacaktır belki, insan biraz hayal, biraz gerçektir. Ama yaşatan genelde hayal kısmıdır. Aşk da böyle tek gecelik, bir anlık bir heyecandan ibarettir zaten. Belki de yalnızca heyecan duymaya yenik düşen bedenlerin doyurulması ya da bu örnekte olduğu gibi doyurulmaya çalışılmasıdır. Hayal edilen sevgilinin aklına ya da olması gereken hayatına aç bir yazardan çok daha fazlası gerekir. Aç yazarla yalnızca bir kaç gün, birkaç saat ruh okşanır ama cebi dolgun bir &#8220;beyefendi&#8221; ömürlüktür. Bu kişinin tercihi değil, toplumun dayatmasıdır. Ve meydan okumaya cesareti olmayan çoğunluk güvenli bir yaşamı heyecana her zaman tercih edecektir. Bu yüzden diğer tarafta kalan, sınır çizgisinde olduğu yerde sayanlar muhtemelen hayatlarınca yalnız kalacaktır. Yine de çeşit çeşit savunma mekanizmaları yardıma koşar. İncinen gururlar hemen onarılır, başlar dik tutulur. Ya da olan biten yok sayılır, ileride üzerine çullanmak üzere beynin bir köşesine kilitlenir.</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/aclik3.jpg" /></p>
<p><b> “Sana sesleniyorum, gerçekten var isen, yaşarken de ölürken de son sözüm hoşça kal demek olacaktır. Şimdi gidiyorum&#8230;”</b></p>
<p>Geldiği son noktada bağırarak ilan eder durumunu: “Bitti, her şey bitti bayanlar, baylar!” Biten yalnızca umuttur oysa, umut bizzat kendisini yaratanın ellerinde parça parça edilip sokağa saçılmış, artık o noktaya getirenlerin çok da önemi kalmamıştır. İyi günlerin geleceğine dair inanç terk etmiştir bünyeyi. Yoksa hayat nefes alıp vermekten ibaret olsa beden yaşamaya devam etmektedir. Çığlıklar da yalnızca etraftan geçen birkaç kişi tarafından duyulup, akşam orada burada anlatılacak bir deli hikayesi olmaktan öteye gitmez. Anlaşılmayan ya da anlaşılmak istenmeyen, yaşayana münhasır, yaşayanın daracık sınırlarında hapis kalacaktır sonsuza dek. Oysa insan denen şey o kadar da karmaşık, tür özelliklerini yansıtmayan bir yaratık değildir. Elle tutulanlardır farklılığı yaratanlar. Ama öyle de önemlidir ki ele gelenler, diğerlerini yok saymayı meşru kılar.</p>
<p>Ve umut yine bir gemiyle yola çıkar, aslında yola çıkan umut mudur, vazgeçen beden mi bilinmez ama yolculuğun sonu muğlaktır her zaman olduğu gibi.</p>
<p><b>Norveçli</b> yazar Knut Hamsun’ın 1890 yılında basılan aynı adlı kitabından 1966 yılında uyarlanan filmin yönetmeni Henning Carlsen ve yazara can veren oyuncusu Per Oscarsson’ın iş birliği filmi de tıpkı kitap gibi işte böyle ölümsüzleştirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/10/aclyk-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İkinci kattan şarkılar</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/ykinci-kattan-tharkylar/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/ykinci-kattan-tharkylar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2009 17:35:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Barış Saydam</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>

		<category><![CDATA[Roy Andersson]]></category>

		<category><![CDATA[Songs from the Second Floor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1243</guid>
		<description><![CDATA[Tanrısal ve ilahi olanın gücünü kendi üzerinde gören ve insanları bu görünmez güçle uzun yıllar idare eden din kurumları ve bunların yaydığı toplumsal hayatı şekillendiren bir takım dogmalara karşı, gücünü aydınlanma felsefesinden alan ve geleneksel olandan kopuşu, bireysel olana doğru geçiş sürecini vurgulayan modernitenin ne yazık ki...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tanrısal ve ilahi olanın gücünü kendi üzerinde gören ve insanları bu görünmez güçle uzun yıllar idare eden din kurumları ve bunların yaydığı toplumsal hayatı şekillendiren bir takım dogmalara karşı, gücünü aydınlanma felsefesinden alan ve geleneksel olandan kopuşu, bireysel olana doğru geçiş sürecini vurgulayan modernitenin ne yazık ki geçen zaman içinde, aslında insanoğlunu istendiği gibi ileriye değil, daha da geriye götürdüğü görüldü. Merkezine rasyonalizmi alan modernite, laik bir sistemi getirirken, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi gibi gelişmelerle kendini de çağa uydurdu. İster kapitalizm deyin, ister gelişen teknoloji ve sanayileşme deyin sonuçta bunların hepsi moderniteyi bugünkü haline getirdi. İnsanoğlu her şekilde bu dişlilerin arasında sıkıştı ve sıkıştıkça daha da kendi içine kapanır hale geldi. Önce toplumdan uzaklaşarak yerleşik değerleri reddetti, sonra kendi başına ve güvenli yuvasında kimseyle herhangi bir sosyal ilişkiye girmeden yaşamayı tercih etti. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/ikincikattan1.jpg" /></p>
<p><span id="more-1243"></span></p>
<p>İsveçli yönetmen Roy Andersson Songs from the Second Floor (İkinci Kattan Şarkılar, 2000) filmiyle, Batı toplumlarını ve moderniteyi o kadar güzel eleştirmiş ve mercek altına almış ki, hayran olmamak elde değil. Her şeyden önce filmin isminde bahsi geçen ‘ikinci kat’ın açıkça Avrupa oluşu ve burada yaşayan insanlarında modern Batı toplumlarında yaşayan insanlar olduğunu belirtmek gerekir. Film; başta sistemin sıkışmış olduğunu, din kavramını, geleneklere sırtımızı dönüşümüzü, tecrübelerimizin bize fayda sağlamadığını, bireylerin toplumdan koparak çaresiz ve bir başına kalışlarını, onların umutsuzluklarını, yitik ruhlarını ve modernite ve birey arasındaki çatışmaya konu olacak daha pek çok mevzuyu İskandinavya’nın o soğuk, donuk ve mat atmosferi içinde anlatıyor. Film bir bütünlük gözetmeden parça parça ilerlerken her bir parça diğerini tamamlıyor. Kimi karakterler simgesel olarak çeşitli özellikler barındırıyor. Kimileri bir başka karakterin durumunu netleştirmemizi sağlıyor. Aralarda tekrarlanan diyaloglar ise, filmin ana teması olan sıkışan ve bir türlü ileriye gidemeyen, sürekli yerinde sayan sistemin sorunlarını işaret ediyor.</p>
<p>Birey toplumdan koparak yaşadığı bunalımı aşamayınca ister istemez hayat alanı ve özgürlüğü sınırlanıyor. Özgürlüğü sınırlanan birey sürekli kısır bir döngünün etrafında sıkışıp kalıyor. Filmdeki saplanılıp kalınan yer, bireylerin çıkmazlarını vurguluyor. Toplumdan kopan ve bu çıkmazda yaşayamayan birey ise anlam kaybı yaşıyor. Kendini bir boşlukta ve anlamsızlığın içinde hissediyor. Toplumsal hayatın hemen her yerinde kurumsallaşmış olan modernite her yerde bireyin üstüne gelirken, bireyin kaçış alanları sınırlanıyor. Sözde her birey eşit ve özgürdür. Ama, filmin açılışından bir diyalogla devam edecek olursak: “Sadece mutsuzluğun olduğu bir yerde kalmanın anlamı nedir?” Sözde özgürlüklerimiz ve eşitliğimiz, demokrasi ve bürokrasi ne yazık ki bireyi mutlu kılmaya yeterli olmuyor. Bunun yerine mekanik bir biçimde işleyen bürokrasinin kölesi durumuna düşen ve kendi öznel varlığını günden güne yitiren, toplumsal olanla bağını kaybetmiş, kolektif bilinci erozyona uğratılmış bir birey motifi ortaya çıkıyor. Sorun artık topluma ayak uyduramama sorunundan çok öteye giderek, bir varoluş problemi haline geliyor. İnsan olmak kolay değil diyordu, filmde her şeyini kaybeden bir karakter… Bunu anlamak içinse yolun sonuna kadar gitmeye ne gerek var? İnsan doğaya egemen olup istediği gibi üretime geçtikten sonra, sanayileşerek ve teknolojiyi geliştirerek madde üzerindeki hakimiyetini pekiştirdikten sonra işler bir türlü istenildiği gibi gitmedi. Nedense bu süreç artık geriye doğru işlemeye başladı. Sahip olduklarımız bize sahip olurken, etken konumundan edilgen konumuna geçerken hala ileriye gitmek için kendi kendinizi paralıyoruz. Yönetmen bunu da güzel bir sekans eşliğinde ekrana getiriyor. Karakterler konuşurken, bu esnada arkadan geçen ve birbirini kırbaçlayan, ilk görüşte izleyene manasız ve garip gelen bu kalabalığın sırrı sonradan ortaya çıkıyor. Birbirlerine acı çektiren o kalabalık aslında daha iyi olmak için çırpınan ve maddenin bağımlısı olan (yoksa gönüllü kölesi mi demeli!) bir grup insandan başkası değil. “Modern insanın mastürbasyonudur kendini geliştirmek” diyen, Nietzsche değil miydi? Nietzsche’ye selam olsun bir yüzyıl ötesinden. Gelişiyoruz, ama kendimize bakmadan… Oysa geride bıraktıklarımız benliğimiz ve ruhlarımız. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/ikincikattan2.jpg" /></p>
<p>Filmde asker üniformalı karakterlerden biri; “Yaşam zamandır ve zaman akan bir yoldur. Bu yaşamı bir yolculuk yapar. Yolculuk içinde pusula ve harita gerekir. Bizim harita ve pusulamız ise, geleneklerimiz ve tarihimizdir.” diyordu. Modernitenin geleneklerden kopuşu ve bireysele yönelişi temsil ettiğini göz önüne alırsak, yönetmen sizce eleştiri oklarını nereye yöneltiyor dersiniz? Pusulasını ve haritasını kaybeden, bu sıkışmışlığın ve çürümüşlüğün içinde kaybolmuş insan; modern insandan başkası değil. Herkesin mekanik bir biçimde tekdüze yaşadığı, hemen herkesin aynı yöne baktığı, aynı tepkileri verdiği, daha doğrusu tepkisizleştiği, yaşayan ölülerden farkı kalmayan modern insan… Filmde sokakta dayak yiyen bir adamın ve elini kapıya sıkıştıran başka bir adamın olduğu sahneler var. Bu sahnelerde etraftaki kalabalığın olayları büyük bir soğuklukla izlemesi ve hiçbir şey yapmaması gerçekten şok edici. Sahneler yönetmenin abartılı yönetimiyle absürdleşiyor, fakat insanın içine düştüğü güvensiz durumu çok net bir biçimde açıklıyor. Mekanikleşmiş bir toplumda yaşayan bireyler de bu toplumun içinde gittikçe mekanikleşiyor ve bu toplumun birer dişlisi haline geliyor. Düşene ve dışlanana kimse yardım etmiyor, tersine bütün kapılar düşenin üstüne kapanıyor. Yine filmden anlamlı bir diyalogla az önce sözünü ettiğimiz yaşam yolculuğunun topluluk üzerindeki etkisine vurguda bulunmakta fayda var. Çöplerin arasından kendisine yarar sağlayacak bir şeyler bulmaya çalışan evsizin biri: “Görünüşe göre bütün şehir aynı yöne doğru yolculukta.” diyor. Haritasını ve pusulasını kaybetmiş bu kalabalık güruh aynı yöne doğru yolculuk ederek, bir nevi yeni bir kavimler göçü başlatıyor. Daha doğrusu başlatamıyor. İlerleyebilseler belki… Ama sahip olduğu her şeyden kopmuş bu kendini bilmez kalabalık sistemin içinde sıkışmış vaziyette ve sıkışan sistemde ilerlediğini zannediyor. Çok sonra akıllara geliyor şoföre neredeyiz biz diye sormak. Ama artık iş işten geçiyor. Şoförün daha birkaç metre ilerledik cevabıysa, biz izleyenleri şaşırtmıyor.</p>
<p>Yönetmenin moderniteye ve insanoğlunun kendini geliştirmeye olan tutkusuna yönelik bir başka eleştirisi de filmin sonlarına doğru su yüzüne çıkıyor. Yaşlılardan ve din görevlilerinden oluşan bir grubun toplanarak, küçük bir kıza hatırlatmalarda bulunması bu sahneyi görünür kılıyor. Çok okuyunca ve tecrübe kazanınca neyin yapılıp neyin yapılamayacağını bilirsin diye bir çocuğa ders verirken yaşlılar meclisi, yönetmen de aslında içine düştüğümüz hazin tabloyu gözler önüne seriyor. Önce öğütler verilen, sonrasındaysa gözleri kapatılarak kurban edilen küçük ve masum kız, esasında onların gençliklerinden başka bir şeyi simgelemiyor. Hepsi toplanarak, ritüelistik bir şekilde gençliklerinin baharını kurban ediyor. Ve ardından yine aynı soru: Neredeyiz biz? Birkaç metre ilerledik, ya da artık birkaç metre bile ilerleyemiyoruz. İlerleme sözcüğü artık anlam kaybına uğradı. Gençliğimizi çürüttüğümüz gelişim şimdi ters tepki veriyor. İleriye gidiyoruz, ama aslında geriye gidiyoruz. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/ikincikattan3.jpg" /></p>
<p>Hayat bir pazardır diyerek İsa heykelcikleri satan bir aymazın ağzından yönetmen, sanayileşmeyi, pazar ekonomisini, kapitalizmi ve dini de al aşağı etmeyi ihmal etmiyor. Metalaştırma her şeyde olduğu gibi dini de etkisi altına alıyor ve din de artık metalaşıyor. Dini ürünler de pazarda satışa çıkarılan ve pazarlanan sıradan ürünlere dönüşüyor. Artık insanların hiçbir şeyden korkusu kalmıyor ve para getirmeyen her ürün gibi, günü geldiğinde İsa heykelcikleri de çöplüğe atılıyor. İsa’nın doğum günü nedeniyle satış yapması düşünülen ve kurnazca planlanmış bir satış tekniği işe yaramazken, bu sahnenin ardından ekrana yansıyan ölülerin yürüyüşü sizce bir rastlantı mı? Filmde hem insanların kişisel vicdanlarını hem de toplumsal vicdanı (Nazi döneminde ölen Yahudilerle ilintili olarak) temsil eden ölüler, hayat bir pazardır diyerek kendi ruhunu da pazarlayan utanmazların vicdanını işaret etmiyor mu dersiniz? Filmde ölüler vicdani yanı temsil ettikleri gibi, yönetmenin kendi deyimiyle “geçmişteki hakiki ölüm” ile “gelecekteki daimi ölümü” de vurguluyor. İşte güzel bir metafor daha… Modern insanın trajedisi bilmiyorum, daha güzel nasıl anlatılabilir ki… Gelecekteki daimi ölümü yaşamakta olan bireylerin trajedilerini ekrana yansıtan Roy Andersson, filmini genel olarak İskandinavya atmosferi içinde verse de, anlatmak istediği aslında ele aldığı sorunlar itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı kapsıyor. İnsanın dününü, bugününü ve muhtemel geleceğini anlatıyor. O anlattıkça ekran karşısında biz daha da küçülüyoruz. Bu çürümüşlüğün ve sıkışmışlığın bir türlü kesin nedenini ve çözümünü üretememenin verdiği sıkıntı, bir süre sonra yeniden kendini kayıtsızlığa bırakıyor. İşte yine başlıyor; modern insanın bilinçaltına işlemiş olduğu o hiçlik hali…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/ykinci-kattan-tharkylar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gösteri Toplumu’nda “Atları da vururlar, değil mi?”</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/gosteri-toplumunda-atlary-da-vururlar-dedhil-mi/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/gosteri-toplumunda-atlary-da-vururlar-dedhil-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 23:07:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Soner Sezer</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>

		<category><![CDATA[al lewis]]></category>

		<category><![CDATA[Atları da vururlar]]></category>

		<category><![CDATA[değil mi?]]></category>

		<category><![CDATA[gÃ¶steri toplumu]]></category>

		<category><![CDATA[Gig Young]]></category>

		<category><![CDATA[guy debord]]></category>

		<category><![CDATA[jane fonda]]></category>

		<category><![CDATA[Sydney Pollack]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1225</guid>
		<description><![CDATA[“Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz”  (1) – Guy Debord. 

<i>Gösteri Toplumu</i> ilk olarak, Kasım 1967’de...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz”  (1) – Guy Debord. </p>
<p><i>Gösteri Toplumu</i> ilk olarak, Kasım 1967’de Paris’te yayımlandı, 68 olayları ise kitabın tanınmasını sağladı. Kitapta ilginç bir not hemen göze çarpıyor: <i>Gösteri Toplumu</i>’nun Fransa ve İngiltere’de yapılan ilk basımları “yayın hakları serbesttir” notuyla yayımlanmıştır (iç kapak), bunun sebebi ise şu şekilde açıklanıyor: Guy Debord “gösteriye katılmayı reddeden bir radikaldir” (arka kapak).<span id="more-1225"></span> Kitabın yazarı Guy Debord, 20. Yüzyılın ikinci yarısının en önemli şahsiyetlerinden ve kâhinlerinden biri olarak görüldü. Yazar, yıllar sonra yapılan baskılarda dahi kitabın tek kelimesini değiştirmemiştir, çünkü ona göre “ilk kez bu teorinin doğru bir şekilde tanımladığı uzun tarihsel dönemin genel koşulları çürütülmediği sürece bu teori değiştirilmeden kalmalıdır” (sf. 10). Yani ‘gösteri toplumu’ gelişme gösterse de temel dinamikleri değişmemiştir. Dolayısıyla filmi günümüz tüketim toplumu/medya eleştirisi teorileriyle okumak yanlış olmaz.<br />
Sydney Pollack’ın 1969 yılında çektiği “<i> They Shoot Horses, Don’t They? </i>” filmi, 1929 yılındaki ‘Büyük Buhran’ sonrasında ‘sıfırı tüketmiş’ insanların, hayallerinin de tükenişini anlatır. Hikâyenin temel noktasını oluşturan yarışma ise özünde hâkim kapitalist düzenin sık sık sebep olduğu ‘ekonomik’ krizlerden ziyade, daha çok 68 sonrasında tüketim toplumunun bir ifadesi olarak görülen “gösteri toplumu” tezini destekler niteliktedir. Kapitalizm eleştirisinde elbette ‘ekonomik’ olan göz ardı edilemez/edilmemelidir. Ancak ekonomik krizi arka plan olarak alan filmin odak noktası daha çok toplum içindeki ‘birey’lerin ‘sosyal’ açıdan uğradıkları yıkımdır. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/atlar1.jpg" /></p>
<p>Mademki yazımıza dayanak noktası olarak <i> Gösteri Toplumu</i>’nu aldık, o halde bu tezi ortaya atan ve sonuna kadar savunan Guy Debord’un rehberliğinde devam edelim. Debord’a göre ‘gösteri toplumu’nun tahlili ancak gösteriyi temel alan, onun işleyişini izleyen bir analiz ile mümkündür. Buradan yola çıkarsak; ‘sahneyi temel alan’ dört katmanlı bir anlatı söz konusudur filmde: sahne öncesi, sahne önü, sahne ve sahne arkası. Burada kavramları biraz açıklamak yararlı olacaktır. ‘Sahne öncesi’ ile ‘kahraman’ların bu ‘gösteri’ye katılmadan önceki yaşantıları, ‘gösteri’den önceki toplumsal/ekonomik/sosyal hayat düzenini kastediyorum. ‘Sahne önü’ ise ‘gösteri’yi izlemek için orada bulunan ‘izleyiciler’in durumunu betimliyor. ‘Sahne’ hepimizin malumu ‘gösteri alanı’ olarak kullanılırken; ‘sahne arkası’, ‘gösteri’nin neyi gizlediğini ya da neyi ‘göstermediğini’ belirtiyor. Şimdi de bu katmanları ayrıntılarıyla birlikte teker teker ele alalım.</p>
<p><b>Sahne Öncesi</b><br />
Tez–1: <i> Modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamı ‘gösteri’lerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır. (Sf. 35) </i></p>
<p>Gösteri toplumunda temsil, yerini aldığı şey ile artık bağlantısını koparmış, kendisinde bulduğu ‘temsiliyet’ hakkını bir ‘gerçeklik’ olarak sunmaya başlamıştır. Artık tüm ‘gösteri’ler gerçeklik iddiasındaki birer temsildir. Bu iddia bize ‘simulakrum’ kuramını hatırlatır. Baudrillard’ın yoğun biçimde ilgilendiği simulakrum geleneksel olarak, Eflatun’un ontolojisinde bir kopyanın kopyasını ifade eder. (…) Ancak genel konsensüse göre simulakrum basitçe bir kopyanın kopyası demek değildir: O, ideal formdan bir biçimde uzak durur . (2) Dolayısıyla burada ideal forma geri dönmek imkânsızlaşır. Tüm bu felsefi soruları bir yana bırakmaksızın tezi daha da basitleştirirsek; film ekonomik bunalımın kişileri sürüklediği çaresizliği ‘temsil’ eder. Aslında film, ekonomik bunalımın etkilerine yeterince vurgu yapmadığı yönünde eleştirilebilir -ki kısmen haklı bir eleştiri olurdu bu-. Ancak filmin yaptığı kapitalist toplum eleştirisi de pekâlâ yerinde ve değerlidir bana kalırsa. Elbette burada krizin etkilerini derin bir analize tabi tutmak pek mümkün değil, dolayısıyla filmdeki ‘sahne öncesi’nden bahsetmekle yetineceğiz. </p>
<p>Sahne öncesi ‘seçim’ yeridir, neyin/kimin sahneye taşınacağını seçimi: Gösteriye ‘işe yarayacak’ ne varsa dâhil edilir, yani görülmeye layık olan ‘gösteri’lir sadece. Peki, ‘sahne öncesi’nde neler vardır? Sahne öncesinde “Açlıktan ölüp soğuktan donmamak için” bir şehre göç edenler, ‘bunalım’dan çıkmanın kısa yolunu oyunculukta görenler, sadece karınlarını doyurmak için bu gösteriye dâhil olanlar bulunur. İşsizlik hiç görülmemiş boyutlara erişmiştir. Temiz çorap ve yeni ayakkabılar alabilmek için ya seyircinin attığı kuruşları toplamak gereklidir ya da sponsor bulmak, bir parça eşya alabilmek için bir ay tramvaya binmemek gerekir. Karakterlere baktığımızda; Robert(Michael Sarrazin) kendi halinde bir adamdır, oraya neden geldiği bile belli değildir, Rocky’nin ısrarıyla yarışmaya katılır. Rocky (Gig Young), bu işin kurdudur,  Turkey (Al Lewis) ise onun yardımcısı. Denizci (Red Buttons) ve eşi, ‘sorunlu’ Gloria (Jane Fonda) ve yanındaki öksüren adam, (ancak hastalıklı adam atılınca Robert, Gloria’nın eşi olarak gösteriye katılır), ‘büyük’ oyuncu olma hayalleri düşleyen oyuncu çift Alice LeBlanc (Susannah York) ve eşi, hepsi aynı gösteride: Şov başlıyor! </p>
<p><b>Sahne Önü</b><br />
Tez – 30:  (…)<i> İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar…</i>  (Sf. 46–47)</p>
<p><i> Çiftinizi seçin dostlar! Birlikte mücadele edin, umut edin, ağlayın… Onlara tezahürat yapın, ilginizi hissettirin. Sonuna kadar onlarla olacağınızı bilsinler. </i> (filmden – Rocky) </p>
<p> Yukarıdaki iki alıntı birlikte düşünüldüğünde, aralarındaki çelişki dikkat çekicidir. ‘Gösteri’de bir yandan izleyici ile sahne arasında bir “özdeşleşme” olduğu iddia edilse de, diğer yandan bir “yabancılaşmanın” varlığı/gerekliliği de ileri sürülebilir. Ne var ki; bu iki kavram da gösterinin doğasını açığa çıkarmakta pek kullanışlı değildir. İki kavram arasındaki çelişki filmde de açık edilir: bir yandan Rocky seyirciyi sahnedekilerle ‘bir’ olmaya davet ederken, filmin ilerleyen dakikalarında itiraf eder: “Aslına bakarsanız, herkes bilir: kimin kazanacağı umurunda değildir izleyicinin. Tek istedikleri biraz sefillik görmektir. Bu sayede kendilerini daha iyi hissederler”. İşte tam bu noktada, “özdeşleşme” ve “yabacılaşma” teorileri geçerliliğini yitirir ve bir üçüncü kavramdan söz etmenin sırasıdır: schadenfreude. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/atlar2.jpg" /></p>
<p>Bu kavramın açıklaması için Tekelioğlu’na başvuralım: “Bu tuhaf davranışın-sahnedekinin sefilliğinden zevk alabilme- popüler kültürle ilişkisini ilk olarak Adorno formüle etmiş ve bu marazi durum için, Almanca ve Germanik kökenli birçok dilde bir versiyonu olan, schaden (zarar verme) ve freude (haz alma) sözcüklerinin birleşiminden olan schadenfreude kavramını kullanmıştı. Özetlersek, başkalarında gözlemlenen başarısızlıklardan sadistik bir zevk alma durumudur bu”  (Tekelioğlu, 24 Mayıs). Yani seyirci bir yandan sahnedeki ile özdeşleşirken, diğer yandan kendi çektiği acıları (Debord’un deyişiyle kendi varoluşunu) unutmak amacıyla sahnedekine yabancılaşmıştır. Elbette, ülkemizin en etkili medya -özelde televizyon-  eleştirisi yazarlarından olan Orhan Tekelioğlu bu kavramı, bugün televizyonda gördüğü çarpıklıkları değerlendirmek için kullanmıştır. Bu ‘toplumsal arıza’ dan bahsederken ilginç bir tespitte de bulunur: “TV’lerde başkalarının acılarından, başarısızlığından, yenilgisinden ya da en hafifinden, budalalığından zevk alma eğilimini körükleyen programlar daha da izlenir oluyor” (Tekelioğlu, 24 Mayıs). Öte yandan filmde, ‘gösteri’ televizyonun olmadığı bir dönemdeki sahne şovudur. Ancak Debord’un savını hatırlarsak “gösteri toplumunun temel dinamikleri zaman içerisinde değişmemiştir”. O günden bu yana çok şey değişmiştir, ancak ‘gösteri devam etmektedir’, çünkü ‘izleyici’ olduğu sürece “Şov devam etmelidir!”. Zaten filmi izlerken günümüz televizyon programlarının halini düşünmemek mümkün müdür?</p>
<p><b>Sahne</b><br />
Tez – 58: <i> Gösteriye dair görevlerin bölünmesi, mevcut düzenin büyük bölümünü ve özellikle de bu düzenin gelişmesindeki hâkim kutbu korur. </i>  (Sf. 61)<br />
<i> Bu kadar zor olacağını neden söylemedin? </i>  (filmden – Shirl)<br />
<i> Doğru, kurallar çetin ancak büyük önderimiz Hoover’ın deyimiyle, refah iki adım ötede </i> (filmden - Rocky).</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/atlar3.jpg" /></p>
<p>Gösterinin doğası kendi haline bırakılamaz, ‘gösterinin iyiliği için’ bir takım kurallara ihtiyaç vardır. Bu anlamda televizyon, gösterinin vardığı en uç noktayı temsil eder. Yine günümüzle bir paralellik kurabilmek açısından Tekelioğlu’na kulak verelim: “Hiyerarşi baştan kurulmuş zaten: Tepede gizemli bir şekilde adı zikredilen &#8220;format&#8221; tanrısı, onun hemen altında, &#8220;format gereği&#8221; olağanüstü yetkilerle donanmış bir &#8220;yalvaç-sunucu&#8221; ya da jüri üyesi ve en aşağıda statü olarak Roma&#8217;daki gladyatörlere benzer güç ve görünümde yarışmacılar. Bir de ekranda bazen görünen, bazen görünmeyen ama varlığı her zaman hissedilen (reytingler!), eğlenceye &#8220;aç ve muhtaç&#8221; bir izleyici, yani ekran ahalisi” (Tekelioğlu, 20 Nisan).</p>
<p>Bu sözler elbette televizyon için, ancak mecburen tekrar etmek gerekiyor: “gösteri toplumunun temel dinamikleri zaman içerisinde değişmemiştir”.Görüldüğü gibi gösteride herkesin bir yeri vardır, bu yeri kurallar belirler – bu yerler de gösterinin doğasını açığa çıkarır-. Gösteride kurallar vardır, değiştirilebilir, hayır değiştirilemezler!, çünkü seyircinin güvenmesi şarttır. Sunucular ve gösteri ekibi de gösterinin dışında değildir. Her şey “gösterinin iyiliği için” yapılır. “Herkesi ilgilendiren de gösteridir zaten”. Gösterinin iyiliği için sahteden evlilik bile yapılabilir. Denizcinin dansı, oyuncuların tiradları, yedikleri yemekler, hepsi gösterinin parçası yani izleyici için hazırlanan özel numaralardandır (öyle olmasa bile!), görülecek her şey gösterilir. Sahnedekiler ‘bizden biri’ymiş gibi olsa da onlar ‘kahraman’lardır: onlar, Kayzer’i yenmek için denize açılmış ‘madalyalı’ savaş gazileridir. Milliyetçi/muhafazakar/popülist duygular kaşındıkça kaşınır. “<i> Bu güzel ülkeyi kuran da işte bu metanet ve yılmazlık değil midir? </i>” (filmden – Rocky) </p>
<p>Filmin tıkandığı noktada Alice’in elbisesinin çalınması ‘gösteri’ye yeni bir heyecan getirir. Sonrasında sahneye çizilen çizgi ile gösteri daha da hareketlenir. “Büyük yarış” başlamak üzeredir artık.  “En çetin enerji ve dayanıklılık sınavıdır bu yarış. 10 dakikalık bir yıkımdır”. Bundan hepimizin alacağı dersler vardır. Hayatta birinci olmanıza gerek yoktur, sadece içinde yer alırsınız. Bu yarışta ise son üç çiftten biri olursanız, eleneceksiniz! Filmin en kritik sahnelerinden biridir bu yarış sahnesi. Yarışın başlamasıyla ayaklar ordusu harekete geçer. Kıyasıya koşarlar, tek hedef öndekileri geçmektir, artık sonuncu olmamak tek başına yetmez, en önde olmak her zaman en iyisidir. Filmde bu yarış, bir nevi hayatın temsilidir. Yere düşenin gözünün yaşına bakılmaz, çılgınca koşmak gerekir, kim olduğunuz önemli değildir, geçerli olan tek akçe koşmaktır. Hem de bir yarışı kazanmanız yetmez, her zaman kazanmak zorundasınızdır! “<i> Amerikan tarzı böyledir, değil mi? </i>” (filmden – Rocky).</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/atlar4.jpg" /></p>
<p>Film yıllarca öncesinin Amerika’sından bahseder. Ancak bugün de, Amerika’dan farklı bir coğrafyada, ülkemizdeki sahnelerde, durum farklı değildir. Asıl mesele budur. “Neden bu insanlar, kişisel olarak bu denli aşağılanmayı, hırpalanmayı göze alabiliyor; bazı durumlarda aile itibarını sarsabilecek sözleri, sıkılarak da olsa, ekranda söyleyebiliyorlar? (…) Cevap, toplumun dibinde, kılcalında, çeperinde boy atan, yaygınlaşan, genişleyen yoksulluk ve çaresizlikte saklı. Cevap, sosyal devletini güçlendirmeden kapitalistleşen, &#8220;çevre&#8221; ile &#8220;merkezi&#8221; hızla yer değiştiren bir &#8220;çarpık metropoller ülkesinde&#8221; bulunmak zorunda” (Tekelioğlu, 20 Nisan).</p>
<p><b>Sahne Arkası</b><br />
Tez – 63: <i> Gösterinin karşıtlıkları arkasında gizlenen şey, ‘sefaletin birliği’dir (…) Gösteri, mutsuzluğun dingin merkezindeki yıkım ve korkuyla çevrili mutlu bir birleşme imajından başka bir şey değildir. </i>  (Sf. 64)</p>
<p>Sahne gösterir, sahne arkası saklanır… Ancak sahnede yeterince kalınırsa sahne arkası sahneye taşınır. Nitekim sahne arkası ilk molada ortaya çıkar, ancak biz orayı görebilen şanslı izleyicilerdenizdir, gerçekte orası görülmez/gösterilmez. “Gerçek dünya oradadır” diyemeyiz, zira gerçek bizi uzun zaman önce, ‘gösteri’ye dâhil olduğumuzda terk etmiştir. Sahne arkası bir keşmekeş mekânıdır. Sahnenin ışıltılı dünyasının geçiciliği orada anlaşılır. Zaten sahne arkası her açıdan sahneden daha kalıcıdır. Sözler orada tutulmaz, orası ‘görünenin arkası’dır. Orası ‘makyaj’ yeridir. Orası türlü entrikanın da mekânıdır aynı zamanda. Kandırma, aldatma, sefalet oradadır. ‘Kazanan’ın neyi kazandığı da sahne arkasında anlam bulur. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Kazanmanın da bir faturası vardır, kaybetmenin de; her halükarda gösteriye katılmanın bir faturası vardır. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/atlar5.jpg" /></p>
<p>Mola biter ve şov yeniden başlar, “Şov devam etmelidir!” de ondan.</p>
<p><b>Ya Sonrası? </b><br />
Soru işareti koyduğuma bakmayın, sonrası malum aslında… “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tır. Artık “bütün dünya bir sahne” ve her yerde gösteri vardır. Gösterinin doğası anlaşıldığında gösteri terk edilebilir mi? Bu amaçsız çevrimden çıkmanın bir yolu var mıdır? Gerçi, gösteri toplumunda  “Atları da vururlar, değil mi?”. </p>
<p>‘Gösteri’ devam ediyor…</p>
<p>
Notlar:<br />
  Guy Debord, Gösteri Toplumu, Ayrıntı Yayınları 2.Basım, 2006; Arka kapak. Bu yazıda eser adı verilmeksizin, parantez arasında sadece sayfa adı verilmiş tüm alıntılar bu eserdendir.<br />
  Ed. Andrew Edgar – Peter Sedgwick, Kültürel Kuramda Anahtar Kavramlar, Açılım Kitap, 2007; sayfa 334.<br />
Orhan Tekelioğlu, Ver coşkuyu, acıt canı, kap reytingi!, 24 Mayıs 2009, Radikal 2. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&#038;ArticleID=937420&#038;Date=24.5.2009&#038;CategoryID=42)<br />
Orhan Tekelioğlu, Televizyona tepeden bakış, 20 Nisan 2008, Radikal 2. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&#038;ArticleID=876170&#038;Date=20.4.2008&#038;CategoryID=42</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/gosteri-toplumunda-atlary-da-vururlar-dedhil-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sinemada Devr-i Alem Semineri</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/sinemada-devr-i-alem-semineri/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/sinemada-devr-i-alem-semineri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 23:20:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SD Haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Haber]]></category>

		<category><![CDATA[altyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1221</guid>
		<description><![CDATA[Bu sonbaharda dünya sinema tarihinin çeşitli dönem ve coğrafyalarından 8 çarpıcı filmi izlemeye ve tartışmaya hazır mısınız?
Bugünün sineması, uzun süredir egemenliğini koruyan Hollywood’un ve Avrupa sinemasının çok ötesine geçerek, yalnızca festivallerde değil, vizyonda da farklı ülkelerin hikâye anlatma biçimlerini seyircilerle buluşturuyor. Sinemada Devr-i Alem, sınırlı bir süre içinde yalnızca sinema tarihine, film kuramı ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sonbaharda dünya sinema tarihinin çeşitli dönem ve coğrafyalarından 8 çarpıcı filmi izlemeye ve tartışmaya hazır mısınız?<br />
Bugünün sineması, uzun süredir egemenliğini koruyan Hollywood’un ve Avrupa sinemasının çok ötesine geçerek, yalnızca festivallerde değil, vizyonda da farklı ülkelerin hikâye anlatma biçimlerini seyircilerle buluşturuyor. Sinemada Devr-i Alem, sınırlı bir süre içinde yalnızca sinema tarihine, film kuramı ya da film analizine yoğunlaşmak yerine bize çarpıcı film izleme deneyimleri sunan filmlere odaklanmayı amaçlıyor. Böylelikle çeşitli dönem ve coğrafyalarda çıkacağımız gezinti sırasında, tek bir filmin içinden geçerken sinemanın bize sunduğu farklı tarihsel, kültürel ve estetik konulara, akımlara, türlere ve temalara değinmemiz mümkün olacak. Her seminerin ana filminden yola çıkarak başka zamanlara, sinemalara sıçramamızı mümkün kılacak film parçaları ve tartışmalarla bugünün sinemasıyla kurduğumuz ilişkiyi anlamlandırmaya çalışacağız.  </p>
<p>Eğitmen:Övgü Gökçe<br />
Kurs Başlangıcı: 3 Ekim 2009 Cumartesi<br />
Kurs Süresi: 8 hafta (haftada 4saatten 32 saat)<br />
Saatler: Cumartesi günleri 11:00-15:00 arası<br />
Yer: Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi<br />
Kurs Ücreti: 600TL, öğrenci ve öğretmenlere %50, BÜMED üyelerine %25 indirimli</p>
<p>Ayrıntılı bilgi için <a href="mailto:seminer@altyazi.net" target="_blank">&#8220;seminer@altyazi.net</a> veya (212) 287 70 76 -20</p>
<p>İZLENECEK FİLMLER:</p>
<p>1. HAFTA<br />
Amerikan Sineması Kendine Bakarken<br />
Dead Man<br />
(Jim Jarmusch, 1995)</p>
<p>2. HAFTA<br />
Avrupa’nın Hayaletleri<br />
Europa<br />
(Lars von Trier, 1991)</p>
<p>3. HAFTA<br />
Avrupa’nın Yeni Dalgaları<br />
Sedmikrasky<br />
(Daisies, Vera Chytilova, 1966)</p>
<p>4. HAFTA<br />
Güney Amerika Sinemaları:<br />
Büyünün ve Katı Gerçeğin Dünyası<br />
Film:ElViaje<br />
(TheVoyage, Fernando Solanas, 1992)</p>
<p>5. HAFTA<br />
Uzakdoğu Sineması I: Japonya<br />
Film: Banshun<br />
(LateSpring, Yasujiro Ozu, 1949)</p>
<p>6. HAFTA<br />
Uzakdoğu Sineması II: Tayvan<br />
Film: Kohi Jiko<br />
(Cafe Lumiere, Hou Hsiao Hsien, 2003)</p>
<p>7. HAFTA<br />
Ortadoğu’nun Sınırları, Kimlikleri<br />
Film: Chronicle of a Disappearance<br />
(Elia Suleiman, 1996)</p>
<p>8. HAFTA<br />
“Erkek Adamların Memleketi”:<br />
Türk Sinemasında Erkeklik<br />
Filmler: Anayurt Oteli<br />
(Ömer Kavur, 1987)<br />
Yazı Tura<br />
(Uğur Yücel, 2004)</p>
<p>Övgü Gökçe Kimdir?<br />
1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yaptığı yüksek lisansı “Sır(r)ı Olmayan Bir Ayna: Devrim-Sonrası İran Sinemasında Anlatım” başlıklı tezle tamamladı. 2004’den beri Ohio Üniversitesi Disiplinlerarası Sanatlar Bölümü’nde yaptığı sinema ve estetik doktorasının tez aşamasında. Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin yayın kurulu üyeliğini sürdüren Övgü Gökçe, sinema dersleri vermeye ve sinema yazarlığı yapmaya devam ediyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/09/sinemada-devr-i-alem-semineri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Körlük: “Allahım kör et beni!”</title>
		<link>http://www.sinemadefteri.com/2009/08/korluk-allahym-kor-et-beni/</link>
		<comments>http://www.sinemadefteri.com/2009/08/korluk-allahym-kor-et-beni/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 20:49:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Soner Sezer</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>

		<category><![CDATA[blindness]]></category>

		<category><![CDATA[josÃ© saramago]]></category>

		<category><![CDATA[julianne moore]]></category>

		<category><![CDATA[kara kitap]]></category>

		<category><![CDATA[kÃ¶rlÃ¼k]]></category>

		<category><![CDATA[meirelles]]></category>

		<category><![CDATA[orhan pamuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemadefteri.com/?p=1213</guid>
		<description><![CDATA[<center>“Körler arasında geçen bir roman düşlenmeli” – Orhan Pamuk, <i>Kara Kitap</i></center>

Orhan Pamuk’un 90 yılında ‘düşlenmeli’ dediği roman belki de o yıllarda düşleniyordu, zira 1995 yılında José Saramago <i>Körlük</i>’ü yayınladı ve kitap tüm dünyada ilgi topladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><center>“Körler arasında geçen bir roman düşlenmeli” – Orhan Pamuk, <i>Kara Kitap</i></center></p>
<p>Orhan Pamuk’un 90 yılında ‘düşlenmeli’ dediği roman belki de o yıllarda düşleniyordu, zira 1995 yılında José Saramago <i>Körlük</i>’ü yayınladı ve kitap tüm dünyada ilgi topladı. Yıllar sonra ise ‘kimi okuyucuların’ düşlediği gerçek oldu: Körlük, Fernando Merielles tarafından sinemaya uyarlandı. <span id="more-1213"></span></p>
<p>Romanın arka kapağında şu satırlar yer alıyor: “José Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış(…), kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır” . (1) Aslına bakarsanız ‘körlük’ sanat eserlerinde bir metafor olarak oldukça başvurulan bir olgu. Sözgelimi, Cemal Süreya babasının ölümü üzerine kör olduğundan bahseder bir şiirinde; öte yandan bireyin kendine ve dünyaya yabancılaşması, ‘uygarlığın sonu’ gibi göndermelere sahip Körleşme Elias Canetti’nin başyapıtı sayılmıştır. Borges kör bir yazar olarak körlüğün kendine sağladığı imkânlardan bahseder sıklıkla. Ferzan Özpetek’in <i>Karşı Pencere</i>’sinde şu ifade yer alır: &#8220;Körlerle dolu bir dünyada bakışımızı elimizden aldılar&#8221;.<br />
Peki, mutlak bir kötülüğü, ahlaki bir yozlaşmayı ya da fikri bir kirlenmeyi dile getirmek için neden hastalık –körlüğü bir hastalık olarak kabul edebilir miyiz, o ayrı bir sorun olarak durmakta- kavramına başvururuz? Nurdan Gürbilek, <i> İktidarın Sağlığı </i> (2) adlı yazısında hastalık ve suç kavramları arasındaki yakınlığa dikkat çeker. On sekizinci yüzyılda Avrupa’da hapishanelerden yayılarak bütün şehri saracak bir hastalık korkusunun varlığından söz eder. Romanda yetkililer körlüğün adını ağızlarına almamaya çalışır, onu ‘beyaz felaket’ olarak nitelerler. Bir şeye ad vermek onun tanınabildiği/bilindiği/adlandırılabileceği anlamına gelir. Beyaz felaketin bir hastalık mı yoksa suç mu olduğunun belirlenmesi onun tedavi edilmesi yahut cezalandırılması gerekliliğini de beraberinde getirir. Bu açıdan ilk bakışta bir hastalık olarak görülen ‘körlük’ daha sonrasında cezalandırılması gereken bir suç kabul edilir ve körler eski bir hapishaneye (yahut tımarhane) kapatılır. Bu da bize o arketipik 18. Yüzyıl hastalık metaforunu anımsatır. Körlüğün bir hastalık ya da suç olması bir yana yaratıcısının gözünde ‘Körlük’ modern toplum eleştirisidir. Kendisi, diğer yaratıklardan farklı/üstün olarak  ‘uygarlıklar yaratan insan’, görme yetisini kaybetmesiyle ilkel yaratıklara dönüşür. Ancak burada fiziksel değil ahlaki(felsefi anlamda ‘ahlaki’) bir körlüğün kastedildiğinin altı çizilmelidir. Zeynep Özen’in değindiği üzere “Kendi içe bakışını kaybetmiş, kendisi ile olan iletişimi kopmuş, görmeyen, vicdan kavramını hayatından çıkarmış bir iç körleşmenin dış tezahürü olarak işlev görür bu beyaz körlük” . (3)</p>
<p><b>Saramago’nun ve Meirelles’in “Körlük”ü</b><br />
Adamın biri aniden kör olur, sonra onu evine bırakan hırsız, ilk körün karısı, gittiği göz doktoru, bir fahişe, küçük bir çocuk, gözü bantlı yaşlı adam ve sonrasında herkes… Bir kişi hariç: doktorun karısı! </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/korluk1.png" alt="korluk" />
</p>
<p>Körlüğün nasıl ve neden bulaştığının ne kitapta ne filmde üstünde durulur. Bir anda kör olanlardan birisi bu felaketi “süt gölünde yüzmeye benziyor” diye tanımlar, garip, nedense körlüğü hep karanlık olarak düşünmüşüzdür. Belki de gerçek bir körlük değildir? Körlük’te söz konusu olan ‘körlük’ değildir, gözü bantlı körün dediği gibi onlar kör olmamışlardır, onlar zaten kördürler. Körlük, modern uygarlığımızı üzerine inşa ettiğimiz görme (bakma değil) yetimizi kaybetmemizle başlar. Körlük, demokratik bir toplum üzerine düşünmeyi mesele edinir. Herkesin birbirinin kurdu olduğu, bir körün bile arabasını çalanların var olduğu (ancak ilk körün de ‘yardımsever’ adamdan şüphelenmesi göz ardı edilmemeli) bir toplum tasviridir. Toplumsal düzenin yerle bir olduğu ve bir şekilde yeniden kurulduğu bir ‘özel zaman’ı anlatır. Birbirleriyle anlaşmak, bir düzen kurmaktan yoksun bireylerin kendi haklarını kullanmayı beceremediği için otoriteye boyun eğmesi ve baskı görmesidir anlatılan. Hırsız körün doktora dediği gibi “Burada herkes eşit”tir, ne var ki eşitlik sosyal adaleti ve düzeni sağlamaya yetmez, çünkü güçlü olan bazıları diğerlerine nazaran ‘daha eşittir’. Anlaşmak için demokratik çözüm gereklidir, oysa demokrasiye farklı gözlerle bakanlar onu (zoraki) katılımcı bir monarşi olarak benimsemekte beis görmezler. Bu açıdan körlerin içine kapatıldığı hapishane bir mikro-kozmos olarak düşünülebilir. Burada kadın-erkek ilişkileri, güç-iktidar meseleleri, beslenme-barınma sorunu, düzen gibi modern dünyanın temel soruları yeniden tanımlanmak ve yeniden inşa edilmek durumundadır. Belki de böyle bir dünyada görmek kör olmaktan daha fenadır. Tüm bu vahşeti gören gözler, bu acıya nasıl dayanabilir? Körler hiçbir şey görmedikleri için belki de şanslılar, gören acı çeker, inanamaz/katlanamaz gördüklerine, görmek istemez, kör olmak ister o da! Görmeye dayanamaz insan bu felaketi, tüm bunları gören biri nasıl devam edebilir ki görmeye?</p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/korluk2.jpg" alt="korluk" />
</p>
<p>‘Üçüncü dünya’dan çıkmış, ‘Batı’da tanınmış ve kabul görmüş iki sanatçının demokrasi ve modern toplum algıları/eleştirileri elbette benzer özellikler barındırır, (belki de Batı açısından da asıl ilgi çekici olan budur). Ancak söz konusu olan ‘tek ve bir’ eser olduğundan iki yaratı arasındaki farklara biraz değinmek belki de ‘sinema ve edebiyatın körlüğü’nün bir izdüşümünü verebilir bizlere. Genel olarak uyarlamaları değerlendirirken üç aşamalı bir yol izlenebilir: genel atmosfer ya da eserin ruhunun ne derecede yansıtılabildiği, uyarlanan eserden hangi kısımların yer almadığı (yahut kısmen daha az yer aldığı), ve uyarlamaya ne gibi eklemelerin yapıldığının incelenmesi.<br />
İlk aşamada yönetmeni zor bir görev beklemektedir, hele de körlük gibi bir tema esas alındığında. Zor olan ‘körlüğün görselleştirilmesi’ sorunudur. Bu paradoksal gibi görünebilir, körlüğü gö(ste)rmek nasıl mümkün olacaktır? Kitapta beyazlık önemli bir yer tutar, Meirelles’in de beyaz rengi baskın bir biçimde kullanarak o ruhu yansıtmayı başardığı iddia edilebilir. Ek olarak kritik sahnelerde ( bakınız tecavüz sahnesi, süpermarketteki karanlık sahne ve de elbette doktorun karısının, kocası ve fahişe körün arasındaki sevişme sonrasındaki tartışmasının ertesinde koğuş boşalırken küçük çocuğun ‘orada gözükmeyen’ masaya ‘bir anda’ çarpması gibi) yönetmenin bize sinema açısından yeni ‘görme biçimleri’ (bulanıklık-netlik arasında gidip gelmeler, ışık ve kurgu oyunları…) sunması filmin başarılı yanlarındandır. Öte yandan filmde devletin baskıcı izolasyon politikalarına gerektiğince yer vermediği bir çok sinema yazarı tarafından eleştiri konusu edildi. Demokrasi, güç-iktidar ilişkisi konu olduğunda bu önemli bir eksik olarak nitelenebilir. Filmde neden bu felaketi durdurmak adına devletin sahip olduğu otoriteyi bir türlü insancıl ve etkili bir şekilde kullanamadığı çok fazla yer almazken; koğuşlarda bulunan anlamsız (ve de bir anlamda zararsız) vidyo görüntüleri ile devlet tarafından yapılan uygulamaların ‘zulmi’ yanı yerine  ‘absürd’ yanına gönderme yapılır, bunun cevabını vermek oldukça güç. Filmdeki eklemelere göz attığımızda ise evrensellik temasına değinmemiz gerekiyor. Körlük, herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde ve adı olmayan karakterler arasında geçer, ancak iş sinemaya gelince ‘sinemanın doğası’ gereği bu belirsizliklerin ‘görünür’ kılınması gerekir. Her ne kadar filmin eleştirilen yanlarından olsa da karakterlerin farklı etnik kimliklerden gelmesi ve filmin de bilindik bir şehir yerine Kanada’nın bir yerlerinde çekilmiş olması kitaptaki ‘evrensellik’ iddiasını destekler nitelikte. Ne var ki filmde bir takım Hollywood etkileri de yok değil. Son olarak ise filmin final noktasına ‘bir anda’ gelindiği (bir anda ortaya çıkan bir körlük, pekâlâ bir anda bitebilir) ve konunun yeterince işlenmediğinin düşünülmesini ele alalım. Doğruyu söylemek gerekirse kitaba da aynı eleştiriler pekâlâ yöneltilebilir. Dolayısıyla filmin özgün esere sadık kalmakla ona eklemeler yapmak arasında bir karar verdiği ileri sürülebilir. Ancak, metafor üzerinden giden anlatımlarda meselenin derinlemesine işlenip işlenmediğinin sıklıkla tartışılan bir nokta olduğunun da unutulmaması gerekir. </p>
<p style="text-align:center"><img src="http://www.sinemadefteri.com/wp-content/themes/mimbo2.2/images/korluk3.jpg" alt="korluk" />
</p>
<p><b>Peki ya ‘Görmek’? </b><br />
José Saramago’nun Körlük’ten sonra, –onun devamı olarak- , 2004 yılında yazdığı Görmek adlı romanı da geçtiğimiz yıl ülkemizde yayımlandı. Kitap, arka kapağında “Görmek, demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üstüne şaşırtıcı bir taşlama” olarak nitelendiriliyor .(4) Kitapta yazarın şu ifadeleri önemli: “sözü edilen bu beyaz körlük (ve/veya beyaz oy) demokrasiyi şimdiye kadar hiçbir totaliter düzenin gerçekleştirmeyi başaramadığı ölçüde tam kalbinden vuruyor”. Böylece Saramago demokrasi sorununa yeniden dönüyor ve bu kez ‘farklı’ bir çözüm yolundan bahsediyor: beyaz oy (yani geçersiz/boş oy). Hükümet tarafından yeni bir beyaz felaket olarak nitelendirilen beyaz oylar körlüğe karşı ‘görme’ nin bir göstergesi olarak sunuluyor. “<i>Peki ya sonra? </i>” diye soranlar için hikâyenin pek de umutlu bitmediğini söylemekle yetinelim.<br />
Toparlamak gerekirse, Körlük sosyal düzen, modern devletin demokrasi anlayışı, toplumsal çözülme gibi temel meseleleri çıkış noktası olarak ele alıyor. ‘Görme’ yetisinin kaybı ile ‘gösteri toplumu’nun bir anda açığa çıkan öteki yüzünü göstermeye çabalıyor. Ancak sorunsalı üzerinde yeterince derinleşemediğinden potansiyelini gerçek anlamda değerlendiremiyor. Yine de filmin, edebiyat uyarlaması olarak zor bir görevi başarıyla yerine getirdiği iddia edilebilir.</p>
<p>1  Saramago, José; Körlük, Can Yayınları, 1999.<br />
2  Gürbilek, Nurdan; Vitrinde Yaşamak, Metis Yayınları, 4. Basım, Şubat 2007.<br />
 3  Özen, Zeynep; http://film.com.tr/elestiri.cfm?aid=10534, Meirelles&#8217;in Kör Noktası, 5 Haziran 2009.<br />
 4  Sarmago, José; Görmek, Can Yayınları, 2008.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemadefteri.com/2009/08/korluk-allahym-kor-et-beni/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
